June 04
|
Bu, Faşizmin İtirafıdır! |
|
|
|
"Türkiye'de işkence yapanın yanına kâr kalıyor! Gerekli incelemeler, etkin bir soruşturma yapılamıyor!" TBMM İnsan Hakları Kom. Başkanı Zafer Üskül
BU, FAŞİZMİN İTİRAFIDIR!
TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, geçen hafta, hekimlerin işkenceye karşı İstanbul Protokolü'nü uygulamalarına ilişkin bir eğitim toplantısına katıldı.
Resmi adı "İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu'' olan, kısaca da İstanbul Protokolü olarak bilinen işkenceyle mücadele anlaşması, 1996'da hazırlanmış, 1999'da da BM Genel Kurulu'nda onaylanmıştı.
İşkenceye karşı sayısız uluslararası anlaşmalar ve ulusal yasalar gibi, o da hükümsüzdü. Söz konusu toplantıda Zafer Üskül'ün yaptığı konuşma, bu anlaşmaların neden ve nasıl hükümsüz kaldığını da anlatıyordu bir bakıma.
Üskül şöyle dedi toplantıda:"Türkiye'de en büyük sıkıntımız işkencenin yapanın yanına kar kalmasıdır." (Basın, 22 Mayıs 2009)
Üskül, konuşmasının devamında "Türkiye'de gerekli delil ve incelemeler yapılamadığı için etkin bir soruşturma olanağı yakalanamadığını" söylüyordu.
Şimdi birçokları Üskül'ün sözlerini, bir samimiyet, cesaretli bir çıkış ve benzeri şekilde değerlendireceklerdir. Zafer Üskül iktidardaki bir partinin milletvekilidir. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanıdır. O, "En büyük sıkıntımız işkencenin yapanın yanına kar kalmasıdır" tespitini yapacak konumda biri değildir:Neden işkence yapanın yanına kar kalıyor? Kim engelliyor, kim koruyor işkencecileri? TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nda başkanlık yapan biri, bunlara cevap vermelidir. Üskül'ün görevi yakınmak değildir. Herkesin bildiği bir gerçeği itiraf etmek de değildir. Eğer Türkiye'de İşkence yapanların yaptığı yanına kar kalıyorsa, Üskül'ün görevi, yapanın yanına kar kalmaması için gereğini yapmaktır. Üskül, üzerine düşeni yapıyor da onu "aşan" durumlar mı var? Çaresiz mi kalıyor? Fakat hayır, Üskül'ün sözleri, bir ÇARESİZLİK veya SAMİMİLİK de değildir. Arsızlık ve suça, işkenceye teşvik vardır bu sözlerde.
Evet, ARSIZLIKTIR. Çünkü, samimi itirafta bulunuyormuş gibi gözüküyor, fakat asıl yaptığı işkencecilerin cezalandırılmamasını kanıksatmaktır. Soruşturma yapılamıyorsa ve Üskül de bunları biliyorsa, soruşturma yapılması için ne yaptı bugüne kadar?.. İşkencenin, yapanın yanına kar kalmaması için ne yaptı? Engin Çeber'i işkencede katledenlerin cezalandırılması için ne yaptı? Yapmadıysa neden yapmadı?
Eğer birileri işkencecilerin soruşturulmasını ve cezalandırılmasını engelliyorsa, işkenceye karşı olan birinin yapacağı açıktır;işkencecileri koruyan kişi ve kurumları açıklamak, o komisyonların bir işe yaramadığını ilan edip istifa etmektir. Fakat Zafer Üskül öyle yapmıyor. Hem "işkencecilerin yaptığının yanına kar kaldığını, haklarında soruşturma yapılamadığını" söylüyor, hem de hala işkenceyi sürdüren, işkencecileri himaye eden iktidarın bir parçası olmaya devam ediyor. Bu riyakarlıktır, sahtekarlıktır.
Dahası;Zafer Üskül'ün başkanlığını yaptığı komisyonun asli işlevi de, şikayetçi göründüğünü yapmaktır aslında. İşkencecilerin, infazcıların, katliamcılarn cezasız kalmasına hizmet etmiştir o komisyon da. TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nun Engin Çeber'in işkenceyle katledilmesine ilişkin düzenlediği raporu hatırlayalım;Rapor, İŞKENCE diye değil, "Engin Çeber'e Kötü Muamele Var" şeklinde düzenlenmişti; ve işkencecilerin suçunu hafifleten, onları koruyan bu rapor, DTP Milletvekili Akın Birdal dışındaki üyelerin oy çokluğuyla kabul edilmişti.
Koruma açık;"işkence" yerine "kötü muamele"denilirse, işkenceciler zaman aşımından kurtarılabilecek. Yani, Engin Çeber'i işkencede katletmeleri, yanlarına kâr kalacak. Bunu sağlayan kim;Üskül'ün başında olduğu komisyon. Bunu sağlayan iktidar kim? Üskül'ün üyesi olduğu AKP!
Faşizm, halka karşı suç işleyen kimseyi yargılayamaz. Faşizmin yargısı koca bir yalandır
Yukarıdaki doğrulara rağmen, sorun bir Üskül sorunu değildir. Üskül mevcut durumu ifade etmektedir ve bu objektif olarak faşizmin itirafıdır. Anlattığı tablo, faşizme özgüdür. Faşizm, en programlı ve en sistematik şekilde işkence yapan sistemdir. Faşizmin bu noktada ayırdedici özelliklerinden biri, işkencecilerin dokunulmazlığı, yargılanamazlığıdır. İşkenceciler, cezalandırılmayacaklarını bilirler. Emindirler bundan. Aksi durumda, bu katiller sürüsünün zulmetmesini ve kan dökmesini yargı ile güvence altına almadan, onlara cinayet işletmek, infazlarda, işkencelerde, katliamlarda kullanmak mümkün değildir.
Ülkemizi faşizmle yöneten oligarşinin onlara ihtiyacı süreklidir. Çünkü oligarşik devlet, halka karşı sürekli suç işleyen bir devlettir. Katliamlarla, işkencelerle, terörle ayakta durabilmektedir. Yasaları, hukuku hiçe sayarak, katleden, işkence yapan, kaybeden bir devlettir. Bu devletin askeri, polisi, özel timleri de, halka karşı savaşan bir suç şebekesine dönüşmüşlerdir.
Bu kişiler devlet adına cinayet işlerken bilirler ki, devletlerinin tam koruması altındadırlar. Bu güvence, devletin en tepesindekiler tarafından defalarca ifade edilmiştir. "Polisimizin elini soğutmayalım" demişlerdir mesela katliamcılar için. İşkence, infaz eleştirilerine ilk onlar karşı çıkmışlardır.
Susurlukçu kontrgerillacılar tutuklandığıda ülkenin Adalet Bakanı durumundaki Cemil Çiçek, "Davulla, zurnayla teşhir edilmemeliydi, sahip çıkılmalıydı, bir daha devlet adına görev yapacak adamı nereden buluruz..." diyebilmiştir.
Devletin koruması ve işkencecilerin, infazcıların cezasızlığı, bugüne kadar ki yüzlerce işkence infaz davasında açıkça görülmüştür. Aleni katliamlar, her türlü kanıtın olduğu işkencede ölümler bile bile aklanabilmiştir faşizmin mahkemelerinde. Mahkemelerin başlıca görevlerinden biri de budur zaten.
Nasıl ki işkenceler, katliamlar devlet adına yapılıyorsa, devlet adına kurşun atılıyorsa, faşizmin mahkemelerinde de devlet adına karar veriliyor. Ve bunların hepsi - işkenceci, infazcı ve hukukçu- aynı amaçta, aynı anlayışta birleşiyor.
İşkenceyi örtbas etmek ve işkenceciyi korumakta düzenin bütün kurumları birlik içindedir. Burjuva medyadan Adli Tıp'a kadar uzar faşizmin bu koruma zinciri. Günlerce işkence görmüştür kişi, çoğu kez izler de apaçıktır. Bunun tespiti için doktor olmak, uzman olmak gerekmez, buna rağmen "işkence görmüştür" raporu verilmez Adli Tıp muayenelerinde. Ama işkence raporlarının varlığı da pek önemli olmamıştır mahkemeler için. Tutuklu mahkemede suç duyurusunda bulunmak ister, gördüğü işkenceleri anlatır, mahkeme heyeti "tamam tamam onları geç" der, ya da "kendilerini ilgilendirmediğini" söyler. İşkence altında alınan ifadeler geçerli değildir kendi yasalarına göre, delil olarak kabul edilmez. Fakat buna rağmen yüzlerce, binlerce kişi polisin işkence altında aldığı ifadelerle ağır hapis cezalarına çarptırılmıştır.
İnsanların elinde "işkence görmüştür" raporu olmasına rağmen işkenceciler hakkında dava açılamadığı, işkencecilere ceza verilmediği durumlar çokçadır;binlerce örneği vardır. "İstanbul Protokolü'nün hekimlere yönelik uygulama eğitimi" toplantısında TTB adına konuşan Metin Bakkalcı, "Türkiye'de 2 yılda 6 bin 234 işkence iddiasının kayıtlara geçtiğini" söylüyordu. Peki bu kadar işkence olayı kayıtlara geçmesine rağmen kaç polis hakkında işkence davası var? İçlerinde ceza alan var mı? Yoksa neden yok?
Düşünün, belgelenmiş binlerce işkence olayından sözediyoruz;yapanlar da belli, ama yargı yok, sorgu yok, ceza yok. Çünkü yargı, devletin işkenceciliğinin yargılanması demektir. Ceza, devletin ceza alması demektir.
İşkence tüm halka yönelik bir saldırıdır
İşkence davaları için soruşturma açtırmak, başlı başına büyük bir mücadele konusudur. Artık o hale gelmiştir ki, ölüm olmayınca herhangi bir soruşturma da açılmamaktadır. Hatta ölümde bile soruşturma açılacağının garantisi yoktur, yine büyük mücadele vermek, düzenin sayısız örtbas etme manevrasını etkisizleştirmek zorundasınız. Ferhat gerçek davası somut örnektir. Polisin tabancasından çıkan bir kurşun var, bir kişi vurulmuş ve felç edilmiş, görgü tanıkları var, buna rağmen büyük bir mücadele sonucu dava açılabilmiştir.
Sadece işkence suçlarında da değil, halka karşı devlet tarafından işlenen tüm suçlarda, devlet aynı "koruma"cılığı gösteriyor. Doğal afetlerde, iş cinayetlerinde, yangınlarda, ancak 3-5 ya da daha fazla kişi ölünce soruşturma açılabiliyor. O da o an için halkın tepkisini törpülemek, devletin sorumluluğunu gizlemek içindir. Konu gündemde iken açılan soruşturmalar, aradan zaman geçince unutturulur.
TBMM insan Hakları Komisyonu'nu "işkencenin yapanın yanına kar kalması"nın sistemin bir özelliği olduğunu söylüyorsa, Türkiye'nin gerçeği buysa, bu ülkenin insanları mesela bir karakolun önünden nasıl geçecek? Bir işi, şikayet olduğunda veya hakkında bir şikayet olduğunda nasıl gidecek karakola?
İşkence konusundaki çarpıklıklardan biri de, işkencenin ancak ya "toplumda tanınmış ve saygın yeri olan" diye tarif ettikleri insanlara veya daha mağdur veya zayıf durumdaki kesimlere, (mesela alkollü birine, bir kadına veya bir yabancıya yapılması) yapıldığında, eleştirilip öne çıkarılmasıdır.Burjuva basın yayının yaklaşımı budur. Ama devrimcilere işkence yapılabilir! Bunda bir "anormallik" görmüyorlar. Aynı infazlarda olduğu gibi, ancak "yanlışlıkla" biri katledilmişse, "çat kapı infaz" gibi başlıklarla "eleştiriyorlar", ama infaz edilen devrimciyse sorun yok!..
İşkence bütün halka yönelik bir saldırıdır. İşkençe yapılan kişileri fiziki olarak sindirmeyi amaçlar. İşkencecinin "CEZASIZLIĞIYLA" da diğer tüm halka, kendisine de yapılabileceğini gösterir. İşkencecinin cezasız kalması bu anlamda sadece "hukukun iyi işlememesi" gibi bir nedenin sonucu değil, sistemin temel bir politikasıdır.
Faşizmin yargısının bağımsızlığı da yalandır. Bu yasalar varken, hiçbir yargıç objektif ve adaletli Olamaz
Düzenin sahipleri ve sözcüleri, "yargının bağımsızlığı" sözünü ağızlarından düşürmezler. Yargı bağımsızsa, Üskül'ün anlattığı gerçek, nasıl izah edilecek? Bir yargı ki, işkenceciler yargılanamıyor. İki yıl içinde 6234 kişiye işkence yapılmış ve yargı bunları soruşturmuyor. Neden? Sorun, yargının bağımlı ya da bağımsız olmasında değil, o yargının HANGİ YASALARLA karar verdiği, hangi mekanizma içinde yargılama yaptığıdır.
Faşizmin yasalarına göre karar veren bir yargının, hakimlerin, halktan yana, özgürlüklerden yana kararlar vermesi söz konusu değildir. Yasaları yapan faşizmdir. Yargı mekanizmasının kurallarını belirleyen faşizmdir. Yargıç'ın sicilini veren ve maaşını ödeyen de faşizmdir. Hal buyken, nasıl yargıdan farklı bir karar beklenebilir?
Üskül'ün açıklaması, işkenceyle ilgili olarak sürekli yapılan, münferittir, polislerin eğitimsizliğinin sonucudur, polisin fevriliğinin sonucudur gibi açıklamaları da bir kez daha çürütüyor; işkencenin ve işkencecinin cezasızlığıdır asıl sorun ve bu da devletin politikasıdır.
Yasaları yapan hırsızlar ve katliamcılar olduğuna göre, bu yasalara göre çalışan yargının hırsızları, işkencecileri ve katliamcıları yargılayıp cezalandırması düşünülebilir mi? Hatırlanacaktır bir süre önce bazı hakimlerin devletin çıkarlarıyla hukuk karşı karşıya geldiğinde, ben önce devletimi düşünürüm diye açıklamalar yapmışlardı;adalet dağıttığı iddia olunan hakimler, devlet söz konusu olunca "hukuk falan tanımam" diyorlar. Devletin lehine karar veririm diyor.
Bu hakimler halka zulmeden, devrimcilere işkence yapan işkencecileri yargılayıp cezalandırır mı? Adil olabilir mi? İşkenceciler demiyorlar mı, "biz ne yaptıysak devletimiz için yaptık". Mahkemeler de, en son 19 Aralık Katliamı davalarında olduğu gibi, katliamcıların "devlet görevi" yaptığına hükmetmedi mi?.. Çünkü faşizmin yasası odur.
Sürüyor...
Nasıl ki işkenceler, katliamlar devlet adına yapılıyorsa, devlet adına kurşun atılıyorsa, faşizmin mahkemelerinde de devlet adına karar veriliyor. Ve bunların hepsi - işkenceci, infazcı ve hukukçu- aynı amaçta, aynı anlayışta birleşiyor.
29 YILLIK HUKUKSUZLUK
23 Mayıs 1980 yılında eşi ile bulundukları evde kurşun yağmuruna tutularak şehit olan Sevinç Özgüner Türk Tabipler Odası'nda anıldı. 29 yıldır yapılan anmada Sevinç Özgüner'in onurlu mücadelesi anlatıldı. Sevinç Özgüner ile ilgili bir sunumla başlayan anma akrabalarının, arkadaşlarının anlatımlarıyla devam etti.
Anma kapsamında; KESK, DİSK, TMMOB, İHD, İstanbul Tabip Odası ve odanın İnsan Hakları Komisyonu'nun seçtiği Desa direnişçisi Emine Arslan'a ve Engin Çeber'e ödülleri verildi. Anmaya eşi ve çocuklarıyla katılan Emine Arslan; direnmenin ve örgütlü mücadelenin işçiyi, emekçiyi daha güçlü kıldığından söz etti. Açtığı davayı kazanmasına rağmen işine geri dönemediğini belirten Emine Arslan mücadeleden asla vazgeçmeyeceğini söyledi. Ardından Yürüyüş'ün dağıtımını yaparken hukuksuzca gözaltına alınan ve 3 gün boyunca gördüğü ağır işkence sonucu kaldığı hastanede 10 Ekim 2008 günü yaşamını yitiren Engin Çeber'in ödülü açıklandı. Ödülü babası ve avukatı Taylan Tanay aldı. Taylan Tanay; Tabipler Odası'na Engin Çeber katledildikten sonra yanlarında oldukları ve ödül için teşekkür ederek konuşmasına başladı. Örgütlenmelerin şehitleri sahiplenerek gelişebileceğinden bahseden Tanay; aydınların katledilemesinin devlet tarafından politika haline getirildiğini söyledi. Bu davanın Engin Çeber davasıyla benzeştiğini ve faillerin gizlenmeye çalışıldığını söyleyen Tanay; Sevinç Özgüner'in anısı karşısında saygıyla eğildiğini belirterek konuşmasını sonlandırdı.
Anmada Sivas Madımak otelinde katledilen Behçet Aysan'ın bir şiiri canlandırıldı. Anmanın sonunda katillerin cezalandırılması istenerek, ne olursa olsun Sevinç Özgüner'in anmasının yapılmaya devam edileceği belirtildi.
FARUK KADIOĞLU ANILDI
Tecrite karşı sürdürülen Ölüm Orucu direnişinde Tekirdağ 1 No'lu F Tipi'nde 12. Ölüm Orucu Ekibi'nde direnişe başlayan, ölüm orucuna başladıktan kısa bir süre sonra, açlığının 15. gününde 25 Mayıs 2005'de bedenini tutuşturarak şehit düşen Faruk Kadıoğluanısına yemek verildi.
24 Mayıs günü Karanfiller Kültür Merkezi'nde yapılan anmada Faruk Kadıoğlu'nu anlatan bir yazı okundu. Karanfiller Kültür Merkezi'nin duvarlarına Faruk'un resimlerinin, feda eylemi sırasında hücresinin duvarlarına kanıyla yazdığı "Kanla Yazılan Tarih Silinmez" yazısının ve Faruk'un yazdığı şiirin asıldığı yemeğe yaklaşık 100 kişi katıldı.
Anma, Faruk'un abisi İrfan Kadıoğlu tarafından yapılan konuşmayla sona erdi.
|
|
2009.05.31 | http://www.yuruyus.com/www/turkish/
|
Cevahir'in köyünden anılar, izlenimler... |
|
|
|
"Türkiye'nin bağımsızlığı için bedel ödemiş herkes bizim için Hüseyin Cevahir'dir"
Hüseyin Cevahir'in köyü Şöbek'teyiz. Cevahir'in köylüleriyle sohbet ediyoruz. Bir çoğu onu hiç görmemiş ama ondan büyük bir saygıyla bahsediyorlar. "Onun gibi bir insan bir daha zor gelir" diyorlar. Gördükleri baskıları, polisin, MİT'çilerin çeşitli kılık ve isimler altında gelip-gittiklerini anlatıyorlar. Bir köylü maskeli kişiler tarafından "Sen polise laf söylemişsin" diye kaçırılıp, dövüldüğünü ve tehdit edildiğini anlatıp sözlerini şöyle tamamlıyordu:"Bizim ağzımızdan laf almak istiyorlar. Biz değerlerimize, Hüseyin'e sahip çıkıyoruz. Buna pek tahammül edemedikleri için bunları yapıyorlar..."
Bu baskılar nedeniyle köyü terk etmek zorunda kalanlar oluyor. Ekonomik durumdan dolayı yine geri dönmek zorunda kalıyor bazısı. Ama bunlardan çok Cevahir'i konuşuyoruz yine. Daha doğrusu onları dinliyoruz:
"Biz Cevahir soyadını taşıyan herkes o isme layık olmalı istiyoruz. Layık olmuyorsa değiştirsin diyoruz. Biz çünkü Hüseyin Cevahir'in niçin şehit düştüğünü biliyoruz... Sizler her zaman mezarına geliyorsunuz ama biz yanınıza gelemiyoruz, gelmeyi çok istiyoruz. Belki yanınıza gelmediğimiz için kızıyorsunuzdur ama inanın sizi kendimize uzak görmüyoruz. Ama siz gittikten sonra asker gelip bize baskı yapıyor. O yüzden gelemiyoruz."
Düşüncelerini, duygularını, çaylarını paylaşıyorlar bizimle. Daha sonra yine görüşürüz diyerek kalkıyoruz ve Cevahir'in yakınlarıyla röportajlarımızı tamamlıyoruz.
*
Hüseyin Cevahir (Hüseyin Cevahir'in aynı ismi taşıyan kardeşi) "Herkes benim yerimde olmak ister"
Erkek kardeşi, Cevahir'i hiç görmemişti, ve biraz da çekingendi;yine de bizimle paylaştı ağabeyi hakkındaki düşüncelerini:
"Önder olması gurur verici bir şey. Herkes bu duyguyu yaşamak ister. Benim yerimde olmak ister. Hüseyin ağabeyimin en çok beğendiğim yönü çok iyi bir insan olması. Ben de bu yönümle ağabeyime benzemek istiyorum. 15 yaşlarımda anlamaya başladım ağabeyimin bir devrimci olduğunu. Büyük bir devrimcinin kardeşi olduğumu anladım. Ağabeyimin devrimciliğine saygı duyuyorum."
*
Sakine Cevahir (Hüseyin Cevahir'in amcasının kızı) "Onun düşüncesini savunanlar unutmazlar."
Ben çocuk olduğum için ne yazık ki Hüseyin ağabeyi tanımıyordum. Ne yazık ki diyorum çünkü böyle birini tanımak isterdim. Devrimci olduğunu bilmiyordum. Sonra öğrendim, amacının ne olduğunu, düşlerini. 1971 yılından beri onu unutmadık. Onunla ilgili tek anım, cenazesinde annesinin, askerin gelmesini istememesiydi. Cenazesinde annesinin askerleri kovması, köye koymamasıdır. Askerlere "Oğlumu siz öldürdünüz onun ölüsünü getirdiniz." diye feryat ediyordu. O zaman ben köydeydim. Cenaze çok kalabalıktı, adım atılamıyordu. Biz çocuktuk diye bizi "ezilirsiniz" diye uyarıyorlardı. O derecede kalabalıktı. Ömrümde böyle kalabalık görmedim. Köylülerin hepsi, çevre köylerdeki insanlar hepsi geldi cenazeye. Herkes çok severdi. Her taraftan insanlar gelmişti. Marşlarla, türkülerle gömdük onu. Gençler hiç ağlamadılar. Ama yaşlılarımız hep ağlayıp, ağıt yaktılar. Her görüşten de insanlar vardı.
Bir o kadar da asker ve polis vardı. Ama köylüler onları almadılar köye. Sadece köyün etrafını çevirmişlerdi.
O zamanlar 14 yaşındaydım. Hiçbir şeyin bilincinde, farkında değildik. Amcamın gidip Hüseyin ağabeyden geri dönmesini istemesini ve Hüseyin ağabeyin de "ölmek var dönmek yok" diye bir cevap verdiğini biliyorum. Vazgeçmedi düşüncesinden, dönmedi yolundan.
... Düşünün mezarını yaptığımızda o zamanlar köyde yol yoktu. Gençler, sevenleri, devrimciler herkes bir araya gelip kazmalarla, küreklerle yol yaptılar. 1976 yılıydı, yolu kazıp mezara kadar götürdük, bu şekilde mezarını yaptık. 1 ay sürdü mezar yapımı. Geçen sene 2 kere mezarına gittik.
Askere giden ağabeylerimiz amca çocuklarımız aynı soyisimden dolayı baskı gördüler. Onunla aynı soyismi taşımak gurur verici. Onun amcasının kızı olmaktan mutluyum, gururluyum. Düşüncesinden dolayı bu şekilde katledilmesi insana çok acı veriyor. Sevilenler unutulmaz. Biz onu çok seviyoruz. Onun düşüncesini savunanlar unutmazlar. Bizim toplumumuz her zaman Cevahir ailesine çok saygılıdır. Bu güne kadar hiç ters bir şey yaşanmadı. Bizim aile hep saygı gördü. Bu da Hüseyin Cevahir'den kaynaklıdır. Hüseyin'in ölümünden dolayı köyde uzun bir süre düğünlerde hiç davul ve zurna çalınmadı. Bunu köylüler kendileri yaptılar. Bizim isteğimizle değil yani.
Kaybımız büyük. Keşke hiçbir gencimizi kaybetmesek, çok iyi gençlerimiz gidiyor.
*
Hüseyin Cevahir (Amcasının torunu, 50 yaşında) "Türkiye'nin bağımsızlığı için bedel ödemiş herkes bizim için Hüseyin Cevahir'dir"
Hüseyin Cevahir üniversitedeyken çocuktum. Beni de çok severdi Çocukları çok severdi, onlarla oyunlar oynardı. Ben hastayken bana iğne yapmıştı. Köye geldiği zamanlarda herkesi bir araya toplar, onlarla konuşurdu. Birçok insanın şimdilerde dillendirdiği şeyleri O ve Onlar gibi olanlar o dönemden söylüyorlardı. Amerika'yı, onun politikalarını ve mücadele etmek gerektiğini o günlerde söylüyor.
İlkokuldan sonra kendisini bir daha görmedim. Ancak bir takım haberlerden sonra Maltepe'de kuşatıldıklarını duyduk. Radyodan vurulduğunu duyduğumuzda ben ortaokuldaydım.
Hüseyin'in babası Düzgün Amcam çok sosyal bir insandı. Çok da bilgiliydi, bilgeydi. Bizim soyumuz ocak soyundan Baba Mansurluyuz. Bu nedenle ailemiz de sevilen, sayılan bir ailedir.
İlk vurulduğunu öğrendiğimizde herkes çok üzüldü. Köy halkı kendi acısı gibi içinde hissetti. 6 ay boyunca köyümüz hiç boşalmadı. Sürekli taziye ziyaretine geliyorlardı. Mezarını ziyaret ediyorlardı. Köy dolup boşalıyordu. Halk her zaman bu acımıza sahip çıktı ve yanımızda yer aldı. Cenazesine her taraftan insanlar akın akın geldi.
1976 yılında mezarı yapıldı. Hep birlikte yapıldı mezarı. Şimdi tüm devrimcilerin mezarı anıt mezar şeklinde olacakmış. 2-3 yıl önce Hüseyin Cevahir'in de mezarı öyle yapılmış.
O canını verdi, daha ne diyelim ki. Bir düşüncesi vardı. Devrimci düşünceyi kararlılıklarıyla geliştirdiler. Yaşadığım sürece de onu yaşatmaya devam edeceğim. Onlar sadece bağımsızlık istediler. Bugün de temelde bağımsızlık sorunu var değil mi? Türkiye'nin bağımsızlığı için bedel ödemiş herkes bizim için Hüseyin Cevahir'dir. İnsanın canını ortaya koymasından daha büyük fedakarlık olabilir mi? Bu insanlara saygı duyuyorum. Onları yaşatmak bir onurdur diyorum.
|
|
2009.05.31 |
|
BİR DERGİ... |
|
|
|
Gerçeğin savaşçıları ne kadar çoğalırsa ve gerçekler ne kadar yayılırsa, yalanın hükümdarlığının yıkılışı o kadar yakınlaşacaktır.
Bir iddiamız var. Büyük bir iddia. Bu iddia uğruna bedelleri göze alarak, önümüze çıkartılan zorlukları yıka yıka yürüyoruz.
Bir kavgamız var. Vatanımızın bağımsızlığı, halkımızın kurtuluşu kavgası... Bu kavga gerçekle yalanın, yeniyle eskinin, gelecekle geçmişin kavgası. Bu kavga ezen, sömüren, aç, yoksul bırakanlarla sömürüye, zulme başkaldıranların kavgası.
Bir tarafta geleceği karartılan, yalanla kandırılan, açlıkla, yoksullukla, baskıyla sindirilmeye çalışılan milyonlar. Diğer tarafta biz aç kaldıkça semiren, semirdikçe gırtlağımıza daha çok sarılan burjuvalar. Bu eskimiş, köhne düzenin üzerine Bağımsız, Demokratik, Sosyalist bir Türkiye yaratma kavgası veriyoruz.
Bu kavga gerçeğin kavgası. Her sayımızda, her satırımızda gerçekleri anlattığımız için gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyor, tutuklanıyor, katlediliyoruz. Her gidenin ardından bir başkası devralıyor bu bayrağı.
Hedefimizdeki, hayalimizdeki ülkeyi yaratmak için mücadelenin her alanında çalışmaya ve her çeşit araca ihtiyacımız var. Düzen karşısındaki en etkili silah, elbette devrimcinin kendisidir. Ve bir devrimcinin elinde her şey, güçlü bir silaha, devrimi örgütlemek için etkili bir araca dönüşebilir.
Bir Dergi Ne Fark Eder?
Yıllardır kesintisiz bir şekilde devam eden yayınlarımız bu savaşın en etkili araçlarından biridir. Adları, biçimleri değişebilir ama hepsi gerçeğin sesidir. Kavganın sesidir. Her yazı bir meydan okumadır. Oligarşiye, emperyalizme karşı bir mevzi savaşıdır. O satırların arasından burjuva ideolojisine karşı büyük bir ideolojik savaş yükselir.
Her yeni sayı, elinize aldığınızda sizinle konuşmaya başlar. Yol gösterir. Hedefi işaret eder. Sizinle birlikte yeni ellere ulaşmak için sabırsızlanır. Elinizde beklediği her gün sabırsızlığı bir kat daha artar. Ama yeni insanların eline geçti mi nasıl da coşkuyla anlatmaya başlar gerçekleri bir bir. Yalanları sıralar. Sizi gerçeğe çağırır. Çevirin her sayfasını, her yazıda bir başka meydan savaşı veriliyordur. Her yazı beni başka ellere ulaştır diye konuşur sizinle. Çevirmeye devam edin sayfaları. Oradan her hafta şehitlerimiz seslenir. Her hafta bizim yüzümüze bakar, bizi sorgularlar. Öğretmenimiz seslenir köşesinden. Ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı anlatır. Marksizm-Leninizmin tarihi hazinesinden süzülen hayatın içindeki teori, aydınlatır pratiğinizi.
Çevirin sayfaları işçilerin, memurların oligarşiye karşı savaşı canlanır gözünüzde. Kah düzenin saldırılarına, kah sarı sendikalara, reformizme karşı savaşırlar. Bu ülkenin vatansever, devrimci gençlerinin militanca mücadelesi izler onları. F Tiplerinden çıkarak o sayfalarda yerini almak, sesini duyurmak için sabırsızca bekleyen özgür tutsaklar da oradadır.
O satırlar emperyalizme sıkılmış birer kurşundur. Halkı, tekellerin iktidarına karşı savaşmaya çağırırlar. Sömürüye öfke, oligarşiye kin yükselir sayfaların arasından.
Sayfaları çevirmeye devam edin içinizi bir sıcaklık, bir umut, bir heyecan kaplar. Beyniniz, yüreğiniz tazelenir. Bilinciniz berraklaşır. Burjuvaziye olan kininiz bilenir. Yeni bir kültürdür anlatılan. Feda, cüret, paylaşım... Kapitalizmin yoz kültürüne karşı yeni bir kültür yükselir o satırlardan.
Dergiyi elinize aldığınızda yaşadığını, her an o büyük savaşın içinde olduğunu görürsünüz. Dergi emektir. Hepimizin emeği üzerine büyür, gelişir, güçlenir. Her yeni ele ulaştıkça, mücadeleyi bir adım daha büyütür.
Bazen, biri sorabilir? Bir dergiden ne çıkar?..
Bir dergi satılsa ne olur, satılmasa ne olur?.. Bir okur daha eklense ne olur, eklenmese ne olur?.. Dergi bir eve, bir dükkana daha götürülse ne olur, götürülmese ne olur?.. Bir gencin daha eline geçse olur, geçmese ne fark eder?
ÇOK ŞEY FARK EDER! İlk anda "aradaki farkın" çok önemli olmadığı düşünülebilir. "Bir derginin az ya da çok olmasıyla kıyamet kopmaz" zannedilebilir.
AMA KOPAR! "Bir dergiden ne olur" diye düşünmek iddiasızlıktır. Küçük düşünmektir. Milyonları kucaklamayı hayal edememektir. Ama etmeliyiz. İddialı olmalıyız. Mahallemizde, okulumuzda, fabrikalarda, işyerlerinde dergimizin ulaşmadığı kimse kalmayacaktır iddiasını taşımalıyız... En basitinden onbinlerin, yüzbinlerin bir, iki, üç, beş, rakamlarının toplamıyla ortaya çıktığını unutmamalıyız.
Bu iddiayla donandığımızda, dergimizin ne kadar önemli bir güç olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Dergi kitlelere ulaşmada, gerçekleri anlatmada önemli araçlarımızdan biridir. Daha fazla insana ulaşmak, bizim devrim iddiamızdır. Yani sorun yalnızca bir dergi satma sorunu değildir. Sorun kitleleri, dolayısıyla devrimi örgütlemeyi hedeflemektir. Doğrudur, iğneyle kuyu kazıyoruz. Ama o kuyuyu kazan ellerin sayısı arttığında, kitlelerin gücü mücadeleye yansıdığında, bu güç önüne geçilemez bir sel gibidir. Kitlelerin gücünü kavramak, ona ulaştırılacak tek bir derginin de önemini kavramaktır.
Oligarşi her gün kitleleri kendi ideolojisiyle, kültürüyle örgütlüyor. Kitlelere adeta nefes aldırmıyor. Kitleleri üç beş tekelci burjuvanın elindeki basın yayın araçlarıyla yönlendiriyor. Apolitikleşmeyi, şovenizmi, gericiliği, kaderciliği örgütlüyor. Her türlü ahlaksızlığı, pisliği, sıradanlığı, pespayeliği empoze ediyor. İnandırıcı olabilmek için demagojiye başvuruyor. Oligarşi kitlelere ulaşmanın bütün yollarını deniyor, bütün araçlarını kullanıyor. Kitlelerin önemli bir kesimi günlük olarak burjuva basın yayın organlarının yalanlarıyla besleniyor. İşte bu tablo bize, kitlelere gerçekleri ulaştırmanın önemini ve kitleleri örgütlemek için ne kadar büyük bir enerji ve emek gerektiğini gösteriyor. İşte bu noktada yalanlara karşı yılmadan, bıkmadan savaşan bir savaşçı olmalıyız. Bu savaşta elimizdeki kılıç, dergilerimiz, bildirilerimiz, sözümüzdür.
Gerçeğin Savaşçıları!
İşte bu nedenle kişiden kişiye, evden eve gideceğiz. Gerçekleri sabırla anlatacağız. Gerçeğin savaşçıları ne kadar çoğalırsa ve gerçekler ne kadar yayılırsa, yalanın hükümdarlığının yıkılışı o kadar yakınlaşacaktır.
Derginin her okuru, kendini gerçeğin ve bilimsel teorinin silahıyla donanmış bir savaşçı olarak görmelidir. Kendimize güveneceğiz; ben yapamam, ben anlatamam, ben ikna edemem, diye düşünmemeli kimse. Emeğimizi, inancımızı, terimizi kattığımız her işten sonuç alabiliriz. Yeter ki o iddiayla gidelim geniş kitlelere. Yeter ki, düşünelim, emek verelim, hazırlanalım... Bir kere gittiğimiz eve, bir sonraki sayıda tekrar gideceğiz. Bir kez dergi verdiğimiz okuldaki arkadaşımıza tekrar gideceğiz... Tekrar tekrar, kendimizi anlatana, ikna edene kadar deneyeceğiz. Gençler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar, işçiler, memurlar, herkes anlayabilir bizi, herkesi ikna edebiliriz. Düşünün, biz televizyonlardan, düzenin gazetelerinden ahkam kesenlere göre ne kadar avantajlı ve güçlüyüz. Çünkü onlar, kitleleri yalana inandırmak istiyorlar. Oysa bizim yapacağımız daha basit ve sade. Çünkü biz gerçeği anlatacağız... Dergi örgütlemek için de bir araçtır ancak unutmayacağız ki;hiçbir araç tek başına kitleleri örgütlemek için yeterli değildir. Örgütlemek ancak ve ancak birebir çalışmayla olur. Dergiyi verip insanların kendiliğinden örgütlenmesini bekleyemeyiz..
Dergimiz Gerçeğe Çağrıdır, Devrime Çağrıdır
Yayınlarımızın herhangi bir eve girmesi, o aileyi düzenden koparmak için atılmış bir ilk adımdır. Gerisi bizim emeğimize, ikna gücümüze kalmıştır. Birken iki olmayı, ikiyken üç olmayı, beş, on ve giderek daha da büyük oranlarda çoğalmayı hedefleyeceğiz. Düşünün yalnızca her dergi okuru, bir tane bile fazladan dergi satsa dergi sayısı ikiye katlanacaktır. Herkesin bir tek dergiyi satacak komşusu, akrabası, arkadaşı muhakkak vardır. Bundan çok daha fazlası vardır. Her dergi okurumuz bunu doğal bir sorumluluk olarak kabul edebilmelidir. Bu bilinci, ruh halini yaratacak olan bizim eğitimimizdir.
Düzenin pisliklerine, bizi böyle bir düzende yaşamaya mahkum edenlere, bize böyle bir yaşamı reva görenlere karşı kinle, öfkeyle gerçeğin savaşına katılmalıyız.
Okumalı, okutmalıyız. Öğrenmeli, öğretmeliyiz.
Dergilerimiz, kendimizi ve kitleri eğitmenin araçlarından biridir. Dergimizde güncel sorulara cevap olabilecek, bu anlamda güncel propagandada kullanabileceğimiz birçok yazı var. Okumak ve okutmak zorundayız. Öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Bunlar için de elimizde ilk ulaşabileceğimiz, ulaştırabileceğimiz araçlardan biridir dergi. Biz bilginin, gerçeğin gücüyle kitleleri örgütleyeceğiz. Derginin ulaştığı her yeni insanın önüne yeni bir dünya açıyoruz. Bu dünya oligarşinin yalanlarına, propagandalarına karşı gerçekleri anlatıyor.
Bir derginin yeni bir insana ulaşması, düzenin etkisinden bir insanı daha kurtarmak demektir. Oligarşi dergilerimizin yalnızca bir dergi olmadığını biliyor. Bunun için İrfan Ağdaş'ı, Engin Ceber'i katlediyor, 18 yaşında Ferhat Gerçek'i felç bırakıyor. Çünkü bu dergiyi dağıtılanların iddiası büyük. Bu iddia iktidarı, devrimi, sosyalizmi hedefliyor. Bu nedenle bürolarımız basılıyor, çalışanlarımız, okurlarımızı gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, dergilerimiz daha matbaadayken toplatılıyor, yasaklanıyor, hakkımızda onlarca yıla varan davalar açılıyor.
Tüm bunlara rağmen 23 yıldır kavganın, gerçeğin sesi olarak halka ulaşıyoruz. Büyümek, daha geniş kitlelere ulaşabilmek daha fazla sahiplenmekten geçiyor. Misyonumuzun farkında olarak iddiamızı büyütmeliyiz. Her okurumuz bir dergi daha fazla satsa, yüzlercemiz bir dergi daha fazla dediğinde binler, binlercemiz bir dergi daha dediğinde ONBİNER, ve giderek YÜZBİNLER, GERÇEĞİN YOLUNDA, DEVRİMİN YOLUNDA YÜRÜYOR OLACAKTIR...
Daha fazla insana ulaşmak, bizim devrim iddiamızdır. Yani sorun yalnızca bir dergi satma sorunu değildir.
Oligarşi her gün kitleleri kendi ideolojisiyle, kültürüyle örgütlüyor. Kitlelere adeta nefes aldırmıyor.
İşte bu tablo bize, kitlelere gerçekleri ulaştırmak için ne kadar büyük bir enerji ve emek gerektiğini gösteriyor.
*
Dergimiz gerçeğe çağrıdır, devrime çağrıdır. Dergimizin herhangi bir eve girmesi, o aileyi düzenden koparmak için atılmış bir ilk adımdır... Birken iki olmayı, ikiyken üç olmayı, beş, on ve giderek daha da büyük oranlarda çoğalmayı hedefleyeceğiz. Düşünün yalnızca her dergi okuru, bir tane bile fazladan dergi satsa...
|
|
2009.05.31 |
|
Mayınlı Arazideki Erdoğan Portresi |
|
|
|
O topraklar, AKP'nin ya da Genelkurmay'ın toprakları değildir. O topraklar halkın topraklarıdır. Oradaki, yoksul köylünün topraklarıdır.
Mayınlı Arazideki Erdoğan Portresi:
Vatan Satıcısı
Siyonizm İşbirlikçisi
İstismarcı ve Riyakar
AKP, satmaya devam ediyor Yüzbinlerce dönümü İsrail'e peşkeş çekmek için, azınlıkların savunucusu kesildi. Daha dün, "tek millet", "ya sev ya terket!" diyen kendisiydi. Paranın dini, milliyeti olmaz diyor;kendisinin de yok. Onun da sadece çıkarları var. Halktan gasp edilerek mayınlanan topraklar, temizlenip yine halka iade edilmelidir!
Satışta ve işbirliğinde sınır yok. AKP hükümeti vatan topraklarını satmakta, geçmiş tüm hükümetleri geride bırakacak ölçüde pervasız. Ne bulursa sattılar. Şimdi sırada vatanın sınır toprakları var.
AKP hükümeti, "İki Kıbrıs büyüklüğündeki" mayınlı toprakları, mayınları temizleme karşılığında 44 yıllığına İsrail'e kiraya vermek istiyor. "Temizlenecek 216 bin dönüm arazinin yüzde 80'e yakınının tarıma elverişli olduğu" belirtiliyor.
Satılacak yer, sınırda, alıcı da İsrail olunca, satışa islamcı kesim dahil, geniş kesimlerden karşı çıkışlar gündeme geldi. Erdoğan, eleştiriler karşısında bu satışı savunmak için şunları söylüyordu:
"... paranın dini, ırkı olmaz. .. Adam burada yatırım yapacak... Burada Ahmet- Mehmet çalışacak."
Diğer yandan, Erdoğan, beynindeki asıl düşünceyi itiraf ediyor. Erdoğan'ın dini imanı paradır. Bugüne kadar hep bu mantıkla hareket ettiler. İktidarda kalmak uğruna emperyalistlerin her dediğini yaptılar. Ülkede satılmadık bir şey bırakmadılar.
Oligarşik iktidarlar, vatan kavramına, bağımsızlık kavramına öylesine yabancılaşmışlardır ki, o toprakların önemli bir bölümünün emperyalistlere karşı çarpışırak savunulduğunu bilmezden gelmektedirler.
İki Kıbrıs büyüklüğündeki bu topraklar mayınlanırken de halka sorulmadı. Sözkonusu topraklar, bazen gasp edilerek, bazen de komik denilebilecek paralar karşılığı halkın elinden devlet zoruyla alındı;halk orada topraksızlığa ve açlığa mahkum edildi. Düşünün o topraklar nerdeyse 50 yıldır mayınlı.
Topraksız kalan köylü, geçimi için "kaçağa" çıkmaya başladı. Kaçakçılıkta, o mayınlar nedeniyle binlerce köylü öldü veya sakat kaldı.
50 yıldır o toprakları mayınlayıp halka kullandırtmayanlar, mayınların sökülmesi gündeme geldiğinde de, toprakları asıl sahiplerine iade etmek yerine, bu kez de, 44 yıllığına İsrail'e vermeye niyetliler.
Ülkemiz bugün pirincini, buğdayını, mısırını dışardan alacak duruma düşürülmüştür. Oysa, bilinmektedir ki, ülkemizin toprakları, halkımızın tüm tarımsal ürün ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir. Ama AKP'nin umurunda mı? Onlar bu ülkeyi yağmalayacak, "yeni zenginler" yaratarak, çocuklarını işadamı yaparak, bolluk içinde yüzüyorlar zaten... Ama köylü yoksuldur, milyonlarcası topraksızdır. Küçük toprak sahibi olan tefeci tüccara mahkum edilmiştir.
Yüzbinlerce dönüm toprak söz konusu olduğunda, yine bu ülkenin topraksız köylüsü gelmiyor akıllarına.
İsrail'in sınırlarımıza yerleşmesi kabul edilemez!
Sorun sadece köylünün topraksızlığı sorunu, para, yatırım sorunu da değildir.
İsrail şirketlerinin bölgeyi kiralamakta bu kadar hevesli olmasında ekonomik, siyasi, askeri bir dizi hesap var elbette. Doğal tarım yapmaktan petrole, Ortadoğu halklarına karşı her biçimde bölgeyi kullanmaya kadar her şey olabilir bu hesaplar içinde.
İsrail'in, ülkemizin sınırlarına yerleşmesi, bu anlamdadır ki, hiçbir biçimde kabul edilemez.
TSK ve AKP'nin peşkeş işbirliği
Toprakların bölgedeki, yoksul köylülere verilmesi yerine, İsrail'e kiralanmak istenmesi kadar, mayınların temizlenmesi konusundaki tartışmalar da çarpıcıydı. AKP, toprakları kolayca satmak için kılıfını hazırlamıştı: "Genelkurmay mayınları temizlemiyordu"...
Genelkurmay, mayınları temizlemek için "gerekli teknolojiye sahip olmadığını" açıklayarak, bölgenin NATO'nun ilgili kurumuna temizletilebileceğini söylüyor. 2 Kıbrıs büyüklüğündeki o topraklara 900 bini aşkın mayını Genelkurmay yerleştirmedi mi? Yeri geldiğinde halkı tehdit edip "ordumuz dünyanın en güçlü ordularından biridir" diyen, her vesileyle "en son teknolojiyi kullanmakla" övünen kendileri değil miydi? Kendi yerleştirdiği mayınları temizleyemeyen 800 bin kişilik bir ordu!!! Kuşku yok ki, Genelkurmay da bu vatan satıcılığının ortağıdır.
Mesele, "teknolojinin olup olmaması" değildir. TSKda zaten, NATO'nun mayın temizleme biriminin ortağıdır. Fakat, herkesin bildiği gibi, TSK, onyıllardır siyonist İsrail'in bölgedeki en yakın işbirliği içinde olduğu güç durumundadır. AKP'yle, TSK; bugüne kadar bir-çok konuda olduğu gibi, söz konusu bölgenin siyonist İsrail tekellerine peşkeş çekilmesinde de tam bir mutabakat içinde gözükmektedirler.
Mayınlı topraklar, halkındı ve yine halk verilmelidir!
İsrail'e peşkeş çekilmeye çalışılan o topraklarda halkın kanı, canı, emeği vardır. O topraklar halkındır. AKP, halkın olanı satılığa çıkarmıştır.
Toprakları İsrail'e verecekler ve toprakların gerçek sahipleri olan "Ahmet-Mehmet" de siyonist tekellerin kölesi olacak ve onların yanında boğaz tokluğuna çalışacak. Başbakanın halka reva gördüğü; boğaz tokluğuna siyonistlere çalışmadır.
Böyle düşünen başkaları da var:Mesela, Şanlıurfa Ziraat Odası Başkanı, toprakların tekellere kiralanmasını kabul ediyor ama "köylüler gelip çalışsın" diyor. Toprakları halka dağıtın diyemiyor.
Emperyalizm işbirlikçileri, sisteme teslim olmuş beyinler, bağımsızlığın, vatan sınırlarının "modası geçmiş" kavramlar olduğunu düşünmektedirler. Bu nedenle de soruna bir vatansever gibi yaklaşamamaktadırlar.
O topraklar, AKP'nin ya da Genelkurmay'ın toprakları değildir. O topraklar halkın topraklarıdır. Ora-daki, yoksul köylünün topraklarıdır. Mayından temizlenen topraklar YOKSUL TOPRAKSIZ KÖYLÜYE DAĞITILMALIDIR!.. Milyonlarca köylünün toprağı yok ama devasa büyüklükteki topraklar mayınlı durmaktadır. Eğer biz sesimizi çıkarmaz ve bizim olanı istemezsek, 50 yıldır elimizden çalınmış olan topraklar, bu kez de 44 yıllığına elimizden gidecektir.
Topraklar oradaki halkındır.
'HATA' DEĞİL, SOYKIRIM,
İMHA, İLHAK, ASİMİLASYON...
Başbakan Tayyip Erdoğan Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin İsrail'e verilmesini savunurken yaptığı konuşmada ülkemizin yakın tarihinde azınlıklara yönelik baskıları gündeme getirerek şöyle diyordu:
"Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Aklıselimle düşünülmedi. Bu faşizan bir yaklaşımın sonucuydu... Bu hatalara zaman zaman biz de düştük ama aklıselimle düşününce, şöyle bir başımızı iki elimizin arasına alıp düşündüğünüzde, hakikaten ne yanlışlar yapmışsınız diyorsunuz"...
Birincisi şu ki;Erdoğan burada en bayağı istismarcılığın yeni bir örneğini vermektedir. Topraklarımızı İsrail'e peşkeş çekmeyi haklı göstermek için "demokratlığa" soyunuyor.
İkincisi;bu sadece istismar amaçlı bir demagojidir. Tayyip'in beyninin içi de, partisinin politikaları da o faşizan yaklaşımla doludur. Bugün de aynı anlayışı devam ettirmektedirler zaten.
"Hata"ysa hesabını verin, sorumlularını yargılayın!
Erdoğan'ın sözünü ettiği olaylar ve politikalar, sıradan şeyler değildir;tarihte, milyonlarca insanın ölümüne, acılarına yolaçmış politikalardan söz ediliyorsa, "hata" deyip geçemezsiniz.
Erdoğan'ın "hata" dediği, farklı milliyet ve inançlardan, milyonlarca insanın katledilmesi, sürülmesi, göçe zorlanmasıdır. Öyle bir ülke düşünün ki, yaklaşık bir asır içinde topraklarımızdan onlarca halk silinmiştir adeta. Ermeniler'den Süryaniler'e, Rumlar'dan Nasturiler'e, Boşnaklar'dan Arnavutlar'a kadar birçok azınlık, Anadolu'dan kovulmuş, ya da kimliklerini inkara zorlanmışlardır.
Erdoğan "ne yanlışlar yapmışız" diyor. Hayır; doğrusu, başka halkları yok etmek, Anadolu'yu Türkleştirmek için ne katliamlar, ne zulümler yapmışız olacaktı. Anadolu'da yüzyıllardan beri onlarca farklı kimlikte halk yaşadı. Ama zamanla bu halklar yok sayıldı, dilleri, dinleri, kültürleri yasaklandı. Örneğin Nasturiler, Asuri-Keldaniler, Süryaniler öyle katliamlar yaşamışlardır ki, nüfusları küçüldükçe küçülmüş, en sonunda kurtuluşu Anadolu'dan kaçmakta bulmuşlardır. Bugün sayıları binlerle sınırlı olan bu halkların varlığından milyonlarca insan habersiz durumdadır.
Ermeni, Rum, Süryani gibi Hristiyan azınlıkların kimlikleri ve hakları Lozan Anlaşması'yla kabul edilse, dilleri ve kültürel etkinlikleri yasal güvence altına alınmış olsa da; her zaman bir düşmanlık politikasıyla karşı karşıya kalmışlardır. Müslüman kökenli ulusal azınlıklar ise tamamıyla yok sayılmış, dilleri, kimlikleri, kültürleri baskı altında alınmış, ulusal özelliklerini koruyacak kurumlarına ve örgütlenmelerine izin bile verilmemiştir.
Uzun ve milyonların acılarıyla dolu bir 'faşizan" tarih!
Gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun gerekse de daha sonrasında Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğün ve oligarşik diktatörlüğün azınlıklar politikası; ilhak, yok sayma, yok etme, baskı ve asimilasyon temelinde şekillenmiştir. Cumhuriyetin başında diğer halkların varlığı kısmen kabul edilirken kısa bir süre sonra Türkleştirme politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Daha sonraki yıllarda geliştirilen "Güneş Dil Teorisi" ile Kürtlere ve diğer azınlıklara yönelik bakış açısı ırkçı bir muhtevaya bürünmüştür.
Erdoğan'ın "hata"sının çapını görmek için, Anadolu'nun "arındırılması" tarihine çok kısa bir göz atalım:
1877-1878 arasında 200 bin Çerkes, Rumeli'den sürülerek Suriye ve Ürdün'e gönderildi. 1. Paylaşım Savaşı süresince 500 bine yakın Asuri-Süryani katledildi ya da göçe zorlandı. 1915 yılında Ermeni ve Rumlara karşı "tehcir" kararı alındı. Ermeniler zorla Suriye çöllerine sürüldü, hastalıklar, açlık, çetelerin saldırıları sonucunda 1.5 milyon Ermeni yokedildi. 1923'te 2 milyon Rum mübadeleyle tasfiye edildi. 1924'te büyük bir Nasturi katliamı yaşandı. 1920'ler boyunca Kürt halkına karşı sayısız katliamlar gerçekleştirildi. 1929-1934 arasında Anadolu'da kalan diğer Ermeniler İstanbul'a sürüldü. 1938'de Dersim katliamıyla ulusal kimliğine sahip çıkan Kürtlere yönelik en kanlı bastırma harekatlarından biri gerçekleştirildi. Trakya'da 1934'de Yahudilere yönelik katliam, yağma ve talan yaşandı. Yahudiler 1940'da İsrail'e göç etmek zorunda kaldılar. 12 Kasım 1942'de Varlık Vergisi kanunuyla azınlıkların varlıklarının el değiştirmesi sağlandı. 6-7 Eylül 1955'te ise İstanbul'da Rum'lara karşı büyük bir yağma, talan ve katliam gerçekleştirildi...
Ne kadar uzun ve kanlı bir tarih.
Farklı ulusal kimlikteki yüzbinlerce insana uygulanan bu baskı, katliam, mübadele ve sürgün için "hataydı" deyip geçilebilir mi?
Ülkemizde azınlıkların nüfuslarına ilişkin onlarca yıldır ciddi bir araştırma yoktur. Ama yine de tablo açık:
1914'te Rumların ve Ermenilerin Osmanlı topraklarındaki nüfusu toplam olarak 3 milyonu aşkındı. Peki bugün?
Tüm Rum ve Ermenilerin toplamı 50 bini bulmuyor... Nerede ötekiler ve neden gittiler?
Osmanlı'daki ilk meclislerde İstanbul temsilcilerinin yarısı gayri-müslim idi. Şimdi neredeler?
Anadolu'da bu yüzyılın başında yüz binlerce Keldani yaşarken bugün yalnızca 300 Keldani'nin yaşıyor olması nasıl bir hata olabilir?
Halen ülkemizde çok az sayıda kalmalarına rağmen gayri-müslim azınlıklara yönelik baskılar devam ediyor. Hrantlar katlediliyor. Sürekli şovenizm körükleniyor, linç saldırıları düzenleniyor. Devletin resmi politikası her zaman "tek millet, tek dil, tek bayrak, tek din" olmuştur. Bu politika sonucunda azınlıklara, Kürtlere, Alevilere, devrimcilere yönelik sayısız katliamlar gerçekleştirilmiştir.
Bu kafa, o "faşizan" kafadan farklı mı?
AKP hükümetinin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül daha yakın zamanda, Erdoğan'ın sözünü ettiği o faşizan uygulamalara külliyen sahip çıkmamış mıydı? Hatırlayın, demişti ki:
"Eğer Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?"
Cemil Çiçek, 2005'te "Osmanlı Ermeniler'i Konferansı" düzenlemek isteyenleri "bizi arkamızdan hançerlediler" diyerek, vatan haini ilan etmemiş miydi?
"Iğdır'ı da aldılar, yani Ermenistan sınırındalar", diye şovenizmini kusan da Erdoğan hükümetinin Bakanı değil miydi?
Ülkemizdeki kaçak 40 bin Ermeni'yi kovmakla tehdit eden bizzat Erdoğan'ın kendisi değil miydi?
Bunlar da bir yana, daha kısa süre önce, 2 Kasım 2008'de, Hakkari'de "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedik. Buna kim karşı çıkabilir. Buna karş çıkanın bu ülkede yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin..." diyen Tayyip Erdoğan'ın kendisi değil miydi?
Daha altı ay olmadı bunları söyleyeli? Ne oldu arada?
AKP halka düşman, ırkçı, gerici bir partidir. Irkçılığa, şovenist politikalara, faşist ve faşizan uygulamalara karşı değil, bunların savu-nucusudur. "Ecdadımız" diyerek Osmanlı'nın katliamcı geçmişine sahip çıkan da, "tek millet tek devlet" deyip, Cumhuriyet tarihinin tüm şovenist politikalarına sahip çıkan da AKP'dir.
Azınlıklara yapılanları "faşizan" bir uygulama olarak nitelendiren Erdoğan'ın sorunu, tarihle, Cumhuriyetin yanlışlarıyla hesaplaşmak değil, topraklarımızı İsrail'e peşkeş çekebilmektir. Tarihteki katliamlara yönelik tepkiyi bile tüccarlığının malzemesi yapıyor.
Bu tarihin üstü hata denilerek kapatılamaz. Bu yöntem, emperyalistlerin geçmişte işledikleri suçlar için "özür dilemelerine" benziyor. Ülkeleri işgal et, yüzbinleri katlet, sonra özür dile... Milyonları zorbalıkla yoket, asimile et, hataydı de... Aynı mantık Engin Çeber'in işkencede katledilmesinde de görülen mantıktır. Özür dileyince, sorun çözülmüş olmuyor. Hesabını kim verecek?
Erdoğan'ın geçmişi hata olarak değerlendirmesinin samimiyetsizliği işte tam bu noktadadır; o bu faşizan uygulamaların hesabını, tarihsel sorumluluğunu gündeme getirmemektedir hiçbir şekilde.
Hataydı diyecek, yarattığı "demokratik" sempatiyle, sınırdaki toprakları İsrail'e peşkeş çekecek, sonra konuyu kapatacak... Klasik bir AKP ve Tayyip yöntemi...
|
|
2009.05.31 | http://www.yuruyus.com/www/turkish/
The world is a dangerous place to live, not because of the people who are evil, but because of the people who don't do anything about it.EINSTEIN
Türkçesi:Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.
Evet saygın dostlar;
Ne yazık ki islamın reset tuşu yeni keşfedilmiş gibi algılattırılıyor.
Oysa ki,bu reset tuşu ne yazık ki bilgisayarlarımızın reset tuşuna çok benziyor.
Nasıl ki beceriksiz(benimgibi)bilgisayar kullanıcıları ellerinden gelen(gelmeyen)yetenekelerini kullanmaya kalkınca bilgisayarları çöküyor ise,tıpkı inançlar konusunda da beceriksizler devreye girince herşey karışıyor.
Tabii ki salt inançlar değil,hemen her konuda ne yazık ki bilgi sahipleri değil,ahkam sahipleri yopluma yön vermeye çalışınca bu durum ortaya çıkıyor.
Hani elimizde öyle ya da böyle bir PC geçiyor ve biz biliyormuşçasına kurcalamay başlıyoruz.
İşte o zaman farkına dahi varmadan bazı virusler bulaşıyor ya da kendimiz sistemin çökmesine neden oluyoruz.
Lakin çöken bir sistemi ekonomik durumunuz yerinde ise başka bir sistemle değişebiliyorsunuz.
Ancak durum toplum ve insan olunca bu kadar basit ve ucuz olmuyor.
Üstelik çok pahalı ve sıkıntılı oluyor.
Tıpkı yeni TC kurulması çalışmaları gibi.
Özetle:
İkinci,üçüncü...vs.X'inci cumhuriyet çalışmaları o kadarda basit ve ucuz olmadığı anlaşıldığında iş işten geçmiş oluyor.
Şimdilerde yeni TC kimliği araştırılıyor.
Acaba araştırılan TC kimliği Türkiye Cumhuriyeti kimliğimidir?
Tabii ki hayır.
Yeni oluşturulmaya çalışılan TC kimliği harf olarak benzeşik olsa da anlam bakımından çok ama çok farklı ve uzaktır.
Yeni oluşturulmaya çalışılan TC kimliği ne yazık ki içerisinde Cumhuriyet anlamını hiç ama hiç taşımamaktadır.
Yeni TC kimliği tamamaen farklı bir açıyı içermektedir.
Bu yeni TC'nin açılımı şöyle gelişim göstermektedir.
Türban cumhuriyeti(TC)
Türkiye Cumhuriyeti anlamı ile uzaktan yakından hiçbir bağlantısı da ne yazık ki yoktur.
Ne ikinci cumhuriyetçilerin felsefi yaklaşımlarına,ne de bilmem kaçıncı cumhuriyetçilerin yaklaşımları ile hiçbir bağlantı teşkil etmemektedir.
Bu tamamen yeni bir açılımdır.
Özetleyecek olursak,birçok yazımda da belirttiğim üzere ABD'nin gizli bayrağı olan Türban Cumhuriyetidir.
Peki bu cumhuriyette TSK'nın yeri neresidir?
Bu önemli bir sorudur ve önemle üzerinde durulması gerekmektedir.
Öncelikle şunda anlaşalım.
TSK milletin emrinde,milletin içinden çıkmış,dünyanın başka hiçbir ordudusuna benzemeyen kendine özel bir durum arz eden bir kurum,kuruluştur.
Aziz milletimizin gözbebeğidir.
Türk milletinin tarih sahnesinden silinme çalışmalarına karşı en büyük güç,en büyük gurur kaynağımızıdr.
Ancak tüm bunlara rağmen,büyük Atatürk'ün de Nutuk'ta belirttiği üzere,Türk milletine her daim içten ve dıştan saldırılar olacaka ve olması kaçınılmazdır.
İşte burada sorulması gereken soru yinelenmelidir.
TSK,bölünmenin neresindedir?
Bu başlık ile bir yazı kaleme almış idim.Tekrarına ihtiyaç duymuyorum.
Dileyen bakabilir.
TSK BÖLÜNMENİN NERESİNDE? http://ahmetdursun374.blogcu.com/4702342/
Biz şimdilerde başımıza musallat edilen Türban Cumhuriyeti ile uğraşmaktayız.
Peki neden?
İnsanlarımız aç,işsiz,yoksul vs... Bu yoksulluk onların ne yazık ki umutlarını sömürebilenlere oy olarak dönüyor.
Yoksa baş ile,vs..ile kimsenin aslen ilgiside bilgiside yoktur. Atatürk'ten bu yana istisnasız tamamı da bunların sebep olanlarıdır. İşte Atatürk'ün son demlerini yaşamasının sırrı da budur. Kömür,aç çadırları(adına değişik uydurmalar yapılabilen)gibi olgularla milleti sömürmeye,daha ötesi sessiz bıraktırılma operasyonları yapılmakta ve yönetim zaafiyeti ne yazık ki çıkarcılığın körleştirilmiş halini almaktadır. Dilenmeye alıştırılan bir toplumdan ne beklersiniz? Sadaka edebiyatını iyi yapan tabii ki böylece oy toplayacaktır.En iyi sadakayı kim verirse tüm dilenciler ona yönelmiyorlar mı? İsterseniz bir deneyin. Biraz yüksek para verin bir dilenciye ve birkaç kez aynı yerden geçin göreceksiniz ki sisin yolunuzu bekleyenlerin sayısı gün geçtikçe çoğalacaktır. Ta ki siz artık sadaka vermekten vaz geçecek ya da veremeyecek duruma gelene kadar. İşte bu bataklık kurutulmadıkça bu dilencilerde bitmeyecektir. Nasıl kurutulacak derseniz de çok basit. Yasalar önünde herkesin gerçekten eşit yargılanabilmesinin önünün açılmalıdır. Yani dokunulmaz hiçbir kişi ve kurum olmaması şarttır.Zira dokunulamayacak tek unsur yüce Allah(cc)dür.Gayrisi dokunulmaz olamaz.Tartışılmaz olamaz.
Unutmayınız ki Osmanlı'nın çöküşüne sebep olan dokunulmaz sayısı,1850 ile 1900'lü yıllar arsında bir kaynağa göre 200 bin,başka bir kaynağa göre de 250 bin dir.
Çünkü teba değiliz,milletiz.Milletine hesap vermeyen hiçbir demokrasi düşünemiyorum. Düşünsenize üniversite mezunları aç gezerken,oğullarının daha 15-21 yaşlarındaki ekonomi dehasını övünerek anlatan ve bundan nasıl ülke kaynaklarının kullanılması gerektiği dersinin çıkartılmasını anlatan yöneticilerimiz hiç utanç duyuyor mu? Yani 15-21 yaş arasında olupta nasıl milyarlarca dolar tutarında iş yapabildikleriyle övünen yöneticilerimiz yok mu? Bunlar akıllara durgunluktan da öte,milleti aptal yerine koymak değilmidir? Yaklaşık milletin tamamına sadaka edebiyatını öğreteceksiniz,ancak kendi çocuklarınızın nasıl bir ekonomi dehası olduğunu da sıkılmadan anlatacaksınız? Bu nedir? Bataklık değilmidir? AB/ABD neden sürekli fonlamaktadır? Bu fonları kimler kullanmaktadır? Nerede ve nasıl kullanmaktadır?
Bakınız:
AB,Türkiye'ye neden hibe dağıtıyor?http://ahmetdursun374.blogcu.com/6891591/ 28 yıldır verdiğim vergiler dolaylı/direkt,nereye gitmektedir? Hangi holding paronlarına vs..lere pompalanmaktadır? Bunları tabii ki araştırmayalım....Neden? Çünkü biz,baş ile kıç arasında sıkışmalaıyız. Aksi halde bataklığın farkına bir varacak olursak bu kurbağalar nereden beslenecekler ki?
Yoksulluk dediğin ömrü söker, Katranı kaynatsan ourmu şeker? Aslı bozuk olan aslına çeker, Aslı karademir,mücevher olmaz.diyor şair.(Sanırım ki Karacaoğlan olsa gerek) Bir ilave daha. Asıl azmaz,bal kokmaz Koksa koksa yağ kokar, Çünkü aslı ayrandır... diyor başka biri. Şimdi aklımda değil son dizelerin sahibi,lakin bunlar yıllar evvel söylenmiş. Biz hala uyumaya devem edelimde efendilerimizin huzurunu bozmayalım. Ne malum bakarsınız bir operasyonda bize yaparlar.
Ülkenin altı dinamitlenmiş,ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bomba konmuş.Ancak bunu söylerseniz,yazarsanız suçlu olacaksınız.
Varmı böyle demokrasi,varmı böyle demokrasi havarileri?
Tabii ki var.
Hemde her dönemde var.
Neden söylemiyorsunuz bre yönetenler?
Ülkenin iç ve dış borç toplamı nedir?
Ben ne zaman ABD/AB ülkelerindeki insanların gelir düzeylerine yükseleceğim?
Nezaman benim yöneticilerimde beceriksizliklerinden dolayı yargılanacak?
Ne zaman sağlık,adalet,eğitim gibi devletin temel esaslarından bir teba olarak değil,bir vatandaş olarak faydalanacağım?
50 yaşıma geldim,ancak sizlerin 15-21 yaş aralığındaki çocuklarınız benden daha mı tecrubeli,daha mı akıllı ki milyarlarca dolarlık serveti yönetebiliyorlar?
Üstüne üstlük te devletime,milletime verdiğim hizmetlerin boyutları ile karşılaştırıldığımızda sizin çocuklarınız daha yolda yürümeyi öğrenmemiş iken ben bu devletime,milletime vergi veriyordum.
Öyleyse sizlerin bizlerden üstünlüğü nedir?
12 Eylül'den hemen öncesini hatırlıyorum.
Kenan Evren henüz ihtilal yapmamış idi.Bir otelin garsonu ile konuşmuş.
Sormuş garsona,nekadar ücret alıyorsun?
O zamanlar genel kurmay başkanı maaşının tam 3 katı aldığını öğrenmiş.
Küplere binmişti paşa hazretleri.
Çok iyi hatırlıyorum.
Her nekadar tek kanallı(ya da birkaç kanallı)olsa da izleme imkanımız var idi.
Vay demiş,nasıl olurda bir garson parçası benim 3 katım maaşı alır.
Hemen kolları sıvamış ve zamanın başbakanına"Biz neden bir garsondan daha az alıyoruz"diye sorduğu bazı yayın organlarında rivayet edilmiş idi.
Tabii ki bu işin saptırmacası idi.
Bunu biz biliyoruz.(Darbe için,ABD'nin izni olduğunu söyleyecek değildi ya)
Diyelim ki öyle.Peki sayın Evren hazretleri sorarım siz kaç yabancı dil biliyorsunuz?
Sanırım ki hiç.
Ancak kurmay olmak için özellikle de İngilizce'nin şart olduğunu sanıyorum.
Tıpkı Prof.olmak için gereken şart gibi.
İşte hak etmeden biryerlere gelen insanlar ne yazık ki ülkeyi uzun ama çok uzun yıllardır yönetmektedirler.
İşte bu keşmekeşin sonucu olarak ta ne yazık ki beğenmediğiniz,çarıklı olarak tanımladığınız kesim bir ihtilal yapmak üzeredir.
Bu ihtilal ne yazık ki,bilime,sanata,aydınlığa,islama,Atatürk'e,Cumhuriyete ve son olarakta Aziz ve asil Türk Milletine karşı yapılmakta olup,adına da ne yazık ki bilmem kaçıncı cumhuriyet dahi denemeyecektir.
Tek bir adı vardır bu cumhuriyetin.
Türban Cumhuriyeti.
Bu cumhuriyet ne yazık ki Türk milletini dünya üzerinden silme operasyonunun son ayağını temsil etmektedir.
Bu nedenle diyorum ki Türban Türk milletinin içinde bir Truva atı,bir İHANETTİR.
İşte tüm bunları dikkate alarak aziz Türk milletime sesleniyorum.
Türban nedir,ilk kez nerede kullanılmıştır,neden içimize sokulmaya çalışılmaktadır,bu millete düşmanlık yapan kimlerdir,nasıl düşmanlık yapmaktadır,nedenleri nedir bunları iyi bilmedikçe asla bu bataklıktan çıkamayacağız.
Lütfen dönüşü olamayan bir yola grimeyiniz.
Aksi halde sizin başlarınız örtülürken,örttürülürken asıl örtülen başka olaylar,olgular vardır.Bunları ne olur iyi inceleyiniz.
Bu milleti tarih sahnesinden silmek için içten ve dıştan asırlardır,dikkat ediniz yıllardır demiyorum,asırlardır uğraş verenlerin ekmeğine yağ sürmektesiniz.
Aziz milletim,seni dilenmeye,sadaka almaya razı edenlere hayır demelisin.
Sen,tarihin hiçbir döneminde sadaka almadın.
Sen,tarihin hiçbir döneminde haksızlık yapmadın.
Sen,tarihin hiçbir sayfasında onursuz,haysiyetsiz olmadın olamadın,olamazdın da.
Çünkü sen,Türk milleti olarak tarihe ışık tutmuş bir milletsin.
Seni özendirmeye çalıştırdıkları Avrupalı ne yazık ki akan suda banyo yapmayı,ineğin memesinden emmek yerine süt sağmayı,ezmek yerine haktan ve adaletten ayrılmamayı senden öğrendiler.
Bunu şimdilerde sana yutturma çabaları içindeler.
Kabul etmeseler de,inkar etseler de tarih bunu biliyor,bunu söylüyor.
Kadını değil ikinci sınıf görmek,Hakanları ile beraber karar verme mekanizmalarında yer veren ilk toplumsun.
Dünya senden çokşey öğrendi.
Şimdilerde sana öğretmeye kalktıkları yaklaşık herşeyin temeli senin atalarındır.
Ey Türk milleti!
Atalarına ihanet etmekten vazgeç.
Çünkü tarihin şan ve şerefle dolu bir milletsin.Bunu en iyi bilen yine senin düşmanlarındır.İşte bu nedenle içteki ve dıştaki düşmanlarına dikkat et.Gözü yaşlı analar yine senin milletinin anaları,sömürülen gençler yine senin milletinin gençleri,çocukların,evlatlarımız olmasın.
Sana son olarak şunu söylüyorum.
Tarihini bilmeyen milletler,başka milletlerin kölesi olmaya mahkumdurlar.
Araştır,incele,tarihinde,inançlarında başınıörtmek varmıdır?
Seni kurtaracak olan yegane şey başörtüsümüdür?
Eğer ki evet diyorsan diyecek hiçbirşey kalmamıştır.
O halde başını ört.Ancak başını önüne eğeceklerini asla unutma.
Bu milletin tek bir ocağı kalmadıkça,tek bir ferdi kalmadıkça dünya sahnesinden asla kimse silemeyecektir.
Bir Türk ölür,ancak eğilmez.
Bu duygusallık değil,hamaset(kahramanlık)edebiyatı değil bir gerçektir.Tarih bunu böyle söylüyor.
Ancak eğilmemk için,sadaka almamayı tekrar öğrenmelisin,evet zorlanacakısn tıpkı benim gibi,zor şartlarda yaşayacaksın,tıpkı atalarının yaşadığı gibi,ancak eğilmeyeceksin,bükülmeyeceksin.
Elbet kırılacaksın,ancak seni kırmak demek yok etmek demek değildir.Seni yok edecek tekşey yine senin neslindir.Türk'ü Türk'e kırdırmadıkça ne sen,ne de aziz milletimiz ebediyen yok olmayacaktır.Tüm dünya bunu biliyor ancak sen mi bilmiyorsun?
Neden geleneklerini başkalarının emirleri ile değiştiriyorsun?
Neden ananelerini başka milletlerin ananeleri ile değişime götürüyorsun?
Türk aile yapısının Avrupa'da nasıl özenti ile izlendiğini,örnek alındığını biliyormusun?
Peki neden?
Çünki adamlar itiraf ediyorlar.
"Yıllarır dışarıdan biz,içeriden de siz uğraştık,bu milleti yıkıp,yok edemedik,bunun sırrı nedir?"diye soruyorlar bilirmisin?
İşte bunun sırrını çözdüler.
Sır:
Türk aile yapısıdır.
Birzamanlar çocuklarınız ile arkadaş olun diyordu batılı dostalrımız(!)
Şimdilerde diyorlar ki,"Çocuklar arkadaş değil otorite arıyorlar,arkadaş olmak yanlış bir tutum imiş"diyorlar.
Peki bunu nereden anladılar dersin?
Tabii ki Türk aile yapısından.
Dikkat ediniz Arap,İslam anlayışından demiyorum,Türk,İslam anlayışından diyorum.(Not:Bazılarının anladığı manadaki Türk-İslam sentezinden bahsetmediğimi özellikle belirtirim)
Yıllarıdr seni araştırıyorlar.
Yıllardır seni izliyorlar.Hala seni anlamaya çalışıyorlar.
Peki ya sen ne yapıyorsun?
Ya bazı yöneticilerinin isteği ile Avrupalıya özeniyorsun,ya da Arap alemine özendiriliyorsun.
Oysa ki Atatürk ve Türk milleti,Çanakkale'de destanlar yaratmasa idi hiç düşünüyormusun ki şimdilerde kutsal mekanlar kimin elindeydi?
Öyle ise dikkat et.
Atatürk'e neden düşman olmaktadırlar?
Türk milletine neden düşman olmaktadırlar iyi anla.
Tarihini başkalarından değil,kompleksli duygularla değil,gerçeklerle öğren ve öğret.
Senin tarihini sana koz olarak kullanmak için türlü türlü entrikalar yaratmaktadırlar.Buna da toplumda saygın konuma gelen birçok insanı da alet etmekten kaçınmamaktadırlar. Ör:Bir Cemal Kutay'ı nasıl kullandıklarını görelim. Cemal Kutay'in ‘Ataturk'un kendi elyazisi,'diyerek yayimladigi bir yazi, buyuk bir hizla kislalara, okullara, emniyet mudurluklerinin girisine asiliyor. Cikardigi derginin kapagina "Turk aleminin en buyuk dusmani komunistliktir!Her goruldüğü yerde ezilmelidir! K. Ataturk" yazisini basiyor. Peki neden? Kimin emri ile yapıyor? Gerçekten böyle bir yazı varmıdır? Hepsi bu mu?Dahası da var elbette. İsmet Bozdag'in bir uydurmasi var. 1998'de yayimlanan "Ataturk'un Avrasya Devleti" adli kitabinda Bozdağ, Amerika'nin o yillarda Turkiye'ye gorev olarak verdigi Turk Birligi'ne uygun bir Ataturk uyduruyor. Daha sonra da, bu uydurmasini Ataturk'un Gizli Vasiyeti diyerek pekistirmeye cabaliyor.
Detayları merak ediyorsan işte sana diğer detaylar. http://ahmetdursun374.blogcu.com/1726242/ Peki başka yokmu? Afgan halkinin ozgurlugune ve kalkinmasina katkida bulunmasinin, Ataturk'un bize bir vasiyetidir," söyleminin altında yatanlar neydi? Aytunc Altindal'in 10 Kasim 2004 gunlu Akşam gazetesinde Atatürk'ün Gizli Vasiyeti diyerek Hilafeti savunmasi da bu baglamda anlamlidir. Şimdilerde Atatürk'ün gizli vasiyetleri dolaştırılmaktadır.Tıpkı 1958'de Menderes'in hazin sonunu hazırlayan bu vasiyetin söylendiği gibi. Amerika yillardir Hilafetin kurulmasini istiyor.Ama neden istiyor? Hatırlayınız Lozan'ı kabul etmeyen devlet kimdir?Tabii ki ABD'dir.
Bu satırları dikkatle okuyunuz.
ABD'nin İslam'ı değiştirme projesine kimleri gönüllü figüran, kimileri ise seyircisi oldu.
Başbakan A. Menderes T.C. Anayasasından LAİKLİK yerine DİN devleti ibaresi koyalım diyecek kadar ileri gitti! Kontrolden çıkartılan Laik Cumhuriyet'in başbakanı 5 Haziran 1952'de İstanbul'da patrikhaneye gitti ve Mavri Mira'nın kurucusu Athenogoras'ın elini öptü. Artık öpülecek el, patriğin eliydi. Başbakan ile aynı cephede yer alan Saidi Kürdi'de çok geçmeden patriği 1953 yılında ziyaret etti. Saidi Kürdi'nin patrikhane ziyareti sonrası, "patrik hazretlerini İslam ilahiyatı konusunda ikna" ettiği söylenir. Ama bu patriğin ülke topraklarındaki emellerinden vazgeçip vazgeçmediğinden hiç sözü edilmez... Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve vatandaşları din eksenli bir oyalama ve aldatmacanın içerisine itilmiştir. Saidi Kürdi, o dönemlerde açık açık "ölmüş gitmiş, dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis-i Şerif'in ihbariyle Kur'an'a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal'in o adam olduğunu zaman gösterdi."diyebilmiştir. Kürt Said daha da ileri giderek, "Atatürk'ün Nur Risalelerinin tokadı sonucu öldüğü" söylemiştir. DEMİREL ise "Said Nursi büyük alimdir. Büyük alim değildir diyenin alnını karışılarım" sözleri unutulmamıştır... Öyle ki, bu gelişmeler sonucu, AKP'den Antalya Belediye Başkanı olan Menderes Mehmet Tevfik TÜREL'in babası Suphi Neşet TÜREL tarafından çıkartılan İLERİ gazetesi ise 12 Nisan 1957 tarihinde "Üstad Bediüzzaman'ın uğurlu elleriyle yani bir camiin temeli atıldı. Üstad Bediüzzaman Said Nursi 3. Eğitim Tümeni Camiine harç koydu..." haberini yaptı... (Resmi ekte !!!) DEMİREL incilerini dökmeye devam etti... Türk Millettin aklını, Nurcuların ise oyunu almak için,"Atatürk'ün kurduğu devlet, laik devlet değildir. İslam devletidir", dedi. DEMİREL gibi politikacıların konuşmasını kolaylaştıran İsmet İNÖNÜ ise 1963 yılında Laik Türkiye Cumhuriyeti'ni tanınmaz hale nasıl getirdiğinin farkına varmıştı. Ve dedi ki;......... Devamı alttaki adrestedir.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1758198/ Şimdi bunları birleştiriniz. Özetle:
İlk Türban nerede kullanıldı bilmiyorsan bak öğren,http://ahmetdursun374.blogcu.com/6931271/
aksi halde seni kullanmaya devem edecekler.
Kur'an'da başörtüsü varmı yokmu,bilmiyorsan öğren,http://ahmetdursun374.blogcu.com/4261500/
Laiklik nedir bilmiyorsan öğren,http://ahmetdursun374.blogcu.com/2625490/ sonuçta bilmemek ayıpta değildir.
Ancak öğrenmemek ve öğrenmeden itaat etmek,kendine veli,şıh,şeyh edinmek suçtur,günahtır.
Bunu ben söylemiyorum.
İnandığımız kaynak yüce Kur'an söylüyor.Bak:Zümer/3 söylüyor.
Diğer detaylar için alttaki adreslere bakınız.
Son söz:
İslamın reset tuşu TÜRBAN dır.Bu tuşa sakın bastırmayınız......
Aksi halde inandığınız Kur'an yerine ABD'ni yeni Kur'an'ı FURKAN'ı okumaya başlayacaksınız.Saygı ile. Ahmet Dursun
http://dursuna.tr.gg/%26%23304%3BSLAMIN-RESET-TU%26%23350%3BU-BULUNDU-.htm
Milli Şerefsizler
Diyeceksiniz ki şerefsizliğin de millisi,millileşmişi olur mu? Olur mu olmaz mı birazdan göreceğiz. Öncelikle Şeref ne demektir,nasıl tanımlar yapılmış bakalım biraz da açalım,araştıralım.
ŞEREF NEDİR? Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer,onur.
Erdem,gözü peklik ve yetenekle kazanılmış iyi şöhret Örnek: Kolay şöhret, güç sanatın şerefini daima kıskanmıştır. F. R. Atay
Şeref;haysiyet,onur,namus,şan,değer,önem verilen değerler bütünü,sahip sayısı gittikçe azalan ve azaldıkça ehemmiyeti artan kavram.
Kaybedildigi anda insanın ipinden kurtulmuş azgın boga gibi her şeyi,hiç düşünmeden yapabilecegi şeydir. insan onun ugruna yaşar.
Çağrı filminde kervanını kaçırmak isteyen Ebu Süfyan'a Mekkeli elemanın sitemidir.Ebu süfyan cevaben, benim şerefim develerimin sırtında diyerek nasıl bir adam olduğunu cümle aleme göstermiştir.Akıllara minik kurbaga şarkısını getiren söz. "Ebu süfyan ebu süfyan şerefin nerede? şerefim yok şerefim yok gezerim çöllerde".
insanlığın vazgeçilmez değerlerindendir.Herkes kendine göre şereflidir ve herkes şerefi uğruna bir şeyler yapmaktadır.Şeref görecelidir demek mümkündür.
Millet-devlet demek,izzet demektir,iffet demektir,şeref demektir. Şerefsiz devletten,şerefsiz milletten,izzetsiz milletten hiçbir şey olmaz.Bir takım haklar bahane edilerek benim milletimin gururuna,iffetine,izzetine,şerefine hiç kimse laf atamaz.Hiç kimsenin buna hakkı yoktur.Türk milleti de kesinlikle buna müsaade etmeyecektir." -------------- Gördüğünüz gibi konu Şeref ile ilişkilendirince bu tür tanımlamalar ortaya çıkmaktadır. Oysa ki bunu MAGANDA bağlamında açacak olursak ta şöyle tanımlar ortaya çıkmaktadır.
"MAGANDA" Ne Demek? Ekşi sözlük şöyle açıklamalar getirmiş: Kaba saba,evrimini tamamlayamamis "az nöronlu" erkek çeşidi.
Uludağ Sözlük'te şöyle tanımlamalar yer almaktadır. Giyimi kuşamı yerinde ama kaba, görgüsüz erkek.
İlginç tanımların kalan kısmı için bakınız... http://minaa.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000006503808
Başka bir tanımlamada şu ifadelere yer verilmiş.Taraftar agresyonunun (şiddetçiliğinin) genel bir ifadesidir. -------------- Bütün bunları geçelim desem dahi, geçmemin imkanı var mı? Her ülkenin milli okçusu,milli yüzücüsü,milli haltercisi olduğu gibi MİLLİ MAGANDASI'da vardır.
Ben bunların genel adına özellikle de milli hassasiyetler döneminde ortaya çıkan bu tiplere "Milli Şerefsizler" diyorum. Tanımlama belki ağır gibi gelebilir. Ancak biraz altta neden şereften,haysiyetten,insan olma onurundan uzak olduklarını göreceksiniz. Neden şerefsiz olduklarını anlayacaksınız.
Bu konudaki örnek haberlerden önce son sözlerimi söylemeliyim. İçimden bazı zamanlarda keşke milli takım yenilse dediğim olmuştur.Neden? Çünkü,daha dünyadan haberi olmayan bebeklerin,çocukların,yarın çocuklarına ekmek parası için çalışmaya gidecek babaların,anaların ne suçu günahı var da eline silah alan çapulcu,gelişimini tamamlşamamış(haliyle şeref kavramını bilmeyen)birtakım yaratıklar insanların hayatına kast edebiliyor? Fatih Terim'i(şahsını değil futbol adamlığını)hiç takdir etmediğim halde,yaptığı bir açıklama var ki ibret doludur. "Lütfen silahla sevincimize gölge düşürmeyin,hangi galibiyet insan haytından daha önemlidir?" diyor. Neden bu sözleri hergün birileri tekrarlamak zorunda kalıyor? Milli sporcularımız belki de "acba bu maçı alsak mı?Alırsak kaç insanımız ölecek" korkusunu yaşamıyor mu sanmaktalar bu gelişmemiş yaratıklar.
Hayvan demiyorum dikkat ediniz. Zira hiç bir hayvan aç kalmadıkça,yani zevk için,sevinç için,keder için başka bir canlıyı öldürmez. Tabii ki insan olan da öyle. Ama bu şerefsizler neyin sembolü,neyin timsali olduğunu düşünüyor ki silahlarına sarılabiliyorlar? Bir yaratık ancak bunları yapabilir.
Geçenlerde tali yoldan ana yola girmeye çalışan bir sürücü ısrarla hareketleniyordu. Ana yolda olmama rağmen durdum.Biraz tenha olduğu için durdum. İşaret ettim byur geç diye. Adam camdan bağırıyor,"ne var lan,ne oldu geçsene bir an önce"diye. Şimdi bu yaratığı hangi sözcükle tanımlayacağım ki?Zira adam hız yapmadığım için sıkıntı yaşadı sanıyorum ki.75/80 km.ona göre çok yavaş kalmış olmalı.
Düşünün çıktınız arabadan. Ne diyorsun yaratık dediniz. Al sana kavga. Peki burada ben neyi düşünerek hareket etmeliyim? Onun mu haklı benim mi haklı olduğumu mu? Onun daha güçlü,benim daha güçlü olduğumu mu?
Dostlar size tavsiyem böyle olaylarda şunu düşününüz.
Frazediniz ki kavgaya girdiniz. Öyle ya da böyle bir şekilde adamı öldürdünüz. Şimdi siz mi kazanmış oldunuz? Evet diyenler şimdi dikkat ediniz. O yaratığı öldürerek siz ne kaybettiniz bir düşünün bakalım. Ben bir örnek veryim. Öyle ya da böyle bir haytınız vardı.İyi kötü geçinecek kadar bir geliriniz,aileniz,sizi hergün evde bekleyen eşiniz,çocuklarınız vs.. Şimdi girdiniz hapise.Haytınız artık sizin değil.Özgürlüğünüz gitti,hergün özlemle beklediğiniz sıcak yuvanız yok,sizi bekleyenler belki de ömür boyu bekleyecek,belki de vicdan azabınız sizi son nefesinize kadar bırakmayacak. İşte böyle durumlarda şunu düşününüz.
Ben ne kaybederim,o ne kaybeder?
Sizin kaybınız onun kaybından çok ise,allaha sığınarak duymazdan geliniz.Yaratığın illa ki bir gün eğitilebileceğini düşününüz.
Belki de insan olarak o da patlama noktasına gelmiş,yaratıklaşmış ancak istemeden de o hareketi o anlık yapmış ta olabilir diye düşününüz. İnanın ki hiçbirşey kaybetmeyeceksiniz. Tabii ki bu örnek sizin davranışlarınızla belirlenecek bir durum arz eder. Ya silahınıalıp ta rast gele ya da belirli hedefe yönelterek sevincini,üzüntüsünü vs..sini yaşamaya çalışan şerefsizlere ne demeli? İşte bunu ne yazık ki ben de bilemiyorum. Sanırım ki devleti yöneten erk'in yasaları uygulamaktaki aczinden ibarettir.
Zaten var olan yasalar hakkı ile uygulanabilse ne yeni anayasaya ne de yeni biryerlere sığınmaya(AB) ihtiyaç duyulmayacaktır. Gerçi yeni anayasa yapılsa dahi uygulanmadıktan sonra neye yarar ki?
Oysa AB demek,yasaların hiç bir kişi,kurum,kuruluş farkı gözetilmeden harfiyen(moda mod)uygulanması demek değilmidir? Uygulanmayacak ise(ki hep böyle olmuştur)ne gerek vardır yeni yasaya,yeni birlikteliklere?
Neyse konu dağılmadan milli şerefsizlere örneklerle sizleri baş başa bırakıyorum. Bir gün tüm spor karşılaşmalarında hiçbir takımın,ülkenin taraftarlarının bölünmüş yerler olmadan,iç içe,kardeşçe,spor aşkı ile izlendiği şerefli insanların sayısının hızla arrtığı,şerefsizlerin,şerefsizliğin olmadığı,kazananaın kaybedeni teselli etmeye çalıştığı bir dünya diliyorum.Çok mu şey diliyorum acaba? Saygı ile... Ahmet Dursun ********* MİLLİ MAGANDALARA DİKKAT
Türkiye ile İsviçre arasında oynanan Avrupa Şampiyonası karşılaşması sonrasında Adana'da açılan ateş sonucu 1'i çocuk 2 kişi yaralanmış, Çek Cumhuriyeti karşısındaki galibiyet çoşkusu da yine silahla gölgelenmişti. Magandalar sevinçlerini yine silahla gösterirken,şans eseri ölen olmasa da 5 kişi yaralanmıştı.
10 yılda 30 kişi maç sonrası açılan ateşle öldü.
"Bireysel silahsızlanma" amacıyla kurulan Umut Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Akçan 10 yıldır Türkiye'de önemli galibiyetlerin ardından yapılan silahlı sevinç gösterilerinde yaklaşık 30'a yakın vatandaşın öldüğünü belirtti. Akçan, bu tür gösterilerin kültürel bir özellik olarak algılanmasının yanlış olduğunun altını çizerek,buradaki en önemli noktanın "otorite boşluğu" olduğunu savundu.
"Hem jandarma, hem polis, savcı ya da hakim meskun mahalde ateş etmek gibi bir durumda devreye girmiyor, hatta kendileri bile silah ateşleyebiliyorlar. Dolaylı yoldan sevinç gösterisinin silahla yapılması kültürel özellik diye normal karşılanıyor. Burada tam bir ters durum var. Yani yasada suç, ama ortaya bir sevinç var bu sevinç ateş etmekle gösterilebiliyor. İşin usulüne göre bağırmadan, çağırmadan, başkalarını rahatsız etmeden, silah kullanmadan sevinmeyi bilmiyoruz."
5 milyon ruhsatsız silah dolaşıyor
Akçan, Türkiye'de 7 milyon bireysel silah olduğunu, bunlardan sadece 2 milyonunun ruhsatlı olduğunu kaydetti. Bunun her 3 evden birinde ya da her 2 erişkin erkekten birinde silah olduğu anlamına geldiğini belirten Akçan, "İnsanlar genellikle 38-40 yaşları arasında silahlanıyorlar.
Yılda 3 bin kişi silah nedeniyle ölüyor, 9 bin kişi de yaralanıyor. Bunların ancak yüzde 17'si ruhsatlı silahla gerçekleştiriliyor. Cinayetlerin yarısında, intiharlarda ise ikinci sıklıkla silah kullanılıyor" dedi.
Bu konuda bir dava dahi açılmıştı.İlginç bir davadır. Kısa bir özetle şöyle:
ŞEHİT SAYILMA
ÖZETİ: Alay nöbetçi amiri iken, futbol maçı sonrasında fenalaşan ve miyokart infarktüsü sonucu vefat eden subayın şehit sayılması mümkün değildir. Davacı 02.06.2003 tarihinde İstanbul Üçüncü İdare Mahkemesine verdiği ve 11.06.2003 tarihinde AYİM kayıtlarına geçen dava dilekçesinde özetle; eşi P.Kd.Yzb. ...........................'in 29 Ekim 1977 günü P. Okulu Gösteri ve Tatbikat Alayı, Alay Nöbetçi Amirliği esnasında görevi başında vefat ettiğini, eşinin şehit sayılması yönündeki başvurusuna davalı idarenin Şehitlik Yönergesine dayanarak olumsuz cevap verdiğini, mevzuatta "Şehit"in tanımını yapan bağlayıcı bir düzenlemenin bulunmadığını, eşinin nöbet sırasında görevi başında vefat etmesi nedeniyle Şehitlik Yönergesi 2-4-c maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu maddeye göre şehit sayılmak için ölüm anında görevli olmanın yeterli ve tek şart olduğunu, eşinin ölüm sebebi olan akut kroner trombozuna bağlı miyokart infaktüsünün askerlik mesleğinin tabiatından kaynaklanan o gün yaşanan gündelik stresle bağlantılı olduğunu, söz konusu maddede ölüm olayının meydana geldiği görevlerin sınırlı olarak sayılmadığını, her ölüm olayının kendi özel koşulları içerisinde değerlendirilmesi konusunda idareye geniş bir takdir yetkisi tanındığını, nöbet görevinin de eğitim, atış, tatbikat, manevra gibi görevler kapsamında değerlendirilmesi ve bu konuda geniş yorum yapılmasını talep ile eşinin şehit sayılmaması işleminin iptalini dava etmiştir.
Sadece bizde değil tüm dünyada oluyor. Suriye'de dün oynanan bir maç sırasında tribünde Arap kökenlilerin Kürt liderler Talabani ve Barzani aleyhine sloganlar atmasıyla başlayan olaylar maç sonrasında Kürt ayaklanmasına dönüştü. Resmi olmayan bilgilere göre 52 kişinin yaşamını yitirdiği olayları polis ve asker olayları yatıştıramıyor. Çatışmalar Saddam yanlısı Araplar ile Kürt kökenliler arasında stadyumda başlayıp sokaklarda devam etti. Bölgeye çok sayıda askeri birlik ve tank gönderildiği ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği belirtiliyor. Şu ana kadar yaklaşık bin kişinin gözaltına alınarak Şam'a götürüldüğü bildiriliyor.
Avrupa da spordaki şiddet 19. YY sonlarından 20. yy son çeyreğine kadar ağırlıklı olarak siyasal- ekonomik ve etnik temelli şiddet unsurları barındırıyordu. 20. YY son çeyreğinde bu etkenler hala söz konusu olsa da bireyin düşünce dünyasındaki değişimler, sosyal aidiyet, aile kavramında -yüzyılda kontrolsüz değişime bağlı olarak ortaya çıkan- yapısal farklılaşma holiganizmin genişlemesine neden olmuştur.
İrlanda'nın bağımsızlığını savunan kulüpler var ve taraftarlar aynı savunu etrafında birleşmişler. Bununla beraber Katolik mezhebine aidiyetin ifadesi olarak ön plana çıkan kulüpler olduğu gibi karşıtı olarak Protestan kulüpler de var. Ayrıca varlıklı kişilerin desteklediği kulüplere rastlamakta mümkün. Bu yapı dışarıdan bakıldığında bariz bir şekilde görünmektedir. Hakeza ispanyada ki kulüplerde etnik ve bölgesel aidiyet kulüp taraftarlığı tercihinde önemli bir rol oynamaktadır.
Barcelona Katalanlarla, Athletic Bilbao Bask bölgesiyle, Real Madrid ise egemen sistemle paralel olarak değerlendirilmektedir.
Ülkemizde de futbol terörünün oluşmasında benzer manzaraları görmek -Avrupa kadar yaygın olmasa da- mümkündür. 1967 deki Kayseri - Sivas maçında Alevi - Sünni çatışmasında 40 kişi hayatını kaybetmiştir. Diyarbakır - Yozgat maçında Kürt - Türk çatışması, Elazığ - Bingöl, Konya - Diyarbakır
maçlarında benzer nedenleri görmek mümkün. Konunun detaylı incelendiği yazı için bakınız derim. http://www.aktuelpsikoloji.com/artikel.php?artikel_id=252 -------- Başka maganda haberleri isterseniz bakınız... http://www.haberler.com/maganda/ ********* Maganda kolundan vurdu
Abdurrahman CENGİZ/ İSTANBUL, (DHA) TÜRKİYE'nin Hırvatistan'ı penaltı atışlarında eleyerek adını EURO 2008'de yarı finale yazdırması üzerine sokağa dökülenleri İstanbul Fatih'te izlemek isteyen 1 çocuk annesi 29 yaşındaki Emel Aytürk, bir magandanın silahından çıkan kurşunla kolundan yaralandı.
Maçın bitiminden sonra Fatih'te oturan Emel Aytürk, kutlamalarını izlemek için babası Ömer Aktaş ile birlikte balkona çıktı. Balkonda babası ile birilikte kutlamaları izleyen genç kadın silah seslerinin gelmesi ile birlikte içeri girmek istedi. Kimliği belirlenemeyen magandanın silahından çıkan kurşun kadının sol koluna isabet etti.
Babası tarafından hemen Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Emel Aytürk'ün sol koluna giren kurşunun çıktığı tespit edildi. Kolundan yaralanan genç kadın, "İnsanları duyarlı olmaya davet ediyorum. Silah sevinme aracı değildir. O kurşun kafama da gelebilirdi. Benim 6 aylık bebeğim var. Ona da gelebilirdi. Sevincimiz kursağımızda kaldı" diye konuştu. Aytürk sağlık durumunun iyi olduğunu belirtti.
Kızını hemen hastaneye götürdüğünü söyleyen baba Ömer Aktaş, "Bu tamamen insanların cahilliğinden kaynaklanıyor. Kızımın koluna kurşun girip öteki taraftan çıktı. Doktorlar parçalandığı için dikiş bile atamadı" dedi. ************ Liseli Cansu, maganda kurşunuyla yaralandı 21 Haziran 2008
Orhan UZUN- Nilgün SELVİBAYIR/DERİNCE (Kocaeli), (DHA)
KOCAELİ'nin Derince İlçesi'nde dün gece Milli Takım futbolcularının Hırvatistan galibiyetinden sonra silaha sarılan kimliği belirsiz magandanın tabancasından çıkan kurşun, 16 yaşındaki lise öğrencisi Cansu Bayırbaşı'nın kalçasından yaralanmasına neden oldu.
Olay Derince İlçesi Sırrıpaşa Mahallesi Denizciler Caddesi'ndeki belediyenin yaptırttığı amfi tiyatroda meydana geldi. Buradaki dev erkandan maç izleyen yaklaşık 1000 kişilik grup, penaltılarla Türkiye'nin zaferini ilan etmesinin ardından sevinç gösterisinde bulundu. Bu sırada magandalar da silaha sarıldı.
Maçı annesi Nebahat ile izleyen ve sevinç gösterilerine katılan Derince 19 Mayıs Lisesi üçüncü sınıf öğrencisi 16 yaşındaki Cansu Bayırbaşı o sırada kalçasında yanma hissetti. Ardından kan aktığını gören Cansu Bayırbaşı, polisten yardım istedi.
Derince Devlet Hastanesi'ne kaldırılan Cansu Bayırbaşı ameliyata alındı ve kalçasındaki mermi çekirdeği çıkarıldı ve balistik incelemeye gönderildi.
Hastanede tedavisi süren Cansu Bayırbaşı, sevinç gösterisi sırasında silah sesi duymadığını belirtirken, "Demek ki biri ateş açtı. O kalabalıkta mermi benim veya bir başkasının başına da isabet edebilirdi. Bu nasıl sevinmedir. Bu tür yerlere kimse silahla gelmesin" dedi. Cansu'nun babası Nedim Bayırbaşı "Kızım ölebilirdi de. Bu nasıl sevinmek" diyerek, magandanın bulunmasını istedi. ********** "Milli takım kazanmasın istedim" çünkü Fatih Terim'in patlamaya hevesli egosunun, futbol takipçisi pek çok gence milliyetçilik pompalaya durduğunu biliyorum. Maçın millisi geldi ama geçmedi. Neyse ki goller az oldu da silah sesi sayısı da hiç değilse maç esnasında indi... O eğlenceli futbolu bir de erkek egemenliği üzerine kafa yormuş kadınlara sormak gerek... "Milli takım kazanmasın istedim" çünkü Fatih Terim'in patlamaya hevesli egosunun, futbol takipçisi pek çok gence milliyetçilik pompalaya durduğunu biliyorum. Gücünün referansı olarak sinyallerini verdiği erkek egemenliği, delikanlılık ve milli takım sevgisi arasında birebir bir bağ kuruyor. "'BAYRAK' yaz bilmem kaça gönder"
Oysa Hırvatistan'ın kulağı küpeli teknik direktörü bilindik "statüsü olan, ciddi iş yapan erkek" görüntüsüne olan muhalif havasıyla pek hoşuma gitmişti. Baterist teknik direktör mağlubiyetin ardından ağlayan oyuncuları tüm sevecenliğiyle avuntuya uğraşırken, aynı anda Fetih Terim'in bir şişip bir inen ve hatta inmeyen fetih görüntüleri geçiyordu ekranlardan. Maçın hemen ardından Kanal D'de gezinirken ekranın alt kısmında "'BAYRAK' yaz bilmem kaça gönder ‘Yüce Bayrağım, Canım, Kanım, Her şeyim'" yazıyor... Pek çok kanalda spikerler tüm "Türkiye'yi kutluyoruz" diye anons yapıyor. Alt katta oturan ve geçtiğimiz yıl Diyarbakır'dan işsizlik nedeniyle göç etmiş 11 nüfuslu aile "Türkiye" diye tezahürat yapıyor. Bu maç Türkiye'yi dünyaya tanıtacakmış. Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık geleneksel 'Cinsiyet Eşitsizliği Raporu'na göre Türkiye ekonomik katılım ve fırsat eşitliğinde 118'inci, eğitime erişimde 110'uncu, sağlık ve hayatta kalma sıralamasında 87'nci ve politik yetkilendirmede 108'inciymiş. Af Örgütü 2008 Türkiye Raporu'nda şöyle diyor. "Artan siyasi belirsizlik ve askeri müdahalelerin ardından ülkede milliyetçi duygular ve şiddette artış görüldü. İfade özgürlüğü kısıtlanmaya devam etti. İşkence ve diğer kötü muamele iddiaları ile yasa uygulayıcıları tarafından aşırı güç kullanımı vakaları sürdü. İnsan hakları ihlalleri için başlatılan kovuşturmalar etkisiz ve yetersiz kaldı, adil yargılanmaya ilişkin kaygılar devam etti. Mülteci ve sığınmacıların hakları ihlal edildi. Aile içi şiddet mağdurlarına sığınma evleri temininde çok az bir ilerleme kaydedildi. Ekim ayında, İran vatandaşı olup Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından mülteci olarak tanınan Ayoub Parniyani, karısı Aysha Khaeirzade ve oğulları Komas Parniyani zorla Kuzey Irak'a geri gönderildi. Bu olay, Temmuz ayında sığınma hakları reddedilen 135 Iraklının Irak'a zorla geri gönderilmesinin ardından gerçekleşti." Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Türkiye raporunda "Türkiye'de 1 Mayıs gösterilerinde çıkan olaylarda polisin fazla güç kullandığı yolundaki haberlerden Avrupa Parlamentosunun endişe duyduğu belirtiliyor" deniliyor. Benim anladığım "Türkiye" burası ve fakat tanıtımı yapılacak olan başka bir Türkiye herhalde; futbol mafyasından, ticari sermayeden, maaşı 280 bin kişinin asgari ücretine denk gelen Fatih Terim'den, sloganların erkek sesinden mürekkep (bileşik) bir Türkiye... Alternatif Hayat ********** Bir yorum: Tersini düşünseydiniz biraz terslik olmazmıydı. Bırakınız egomuz olmasın, bırakınız bir iddiamız olmasın, bırakınız kişiliğimiz olmasın, bırakınız biz biz olduğumuzdan utanalım, tiksinelim. Ama dediğiniz gibi olmuyor biri çıkıyor ve ulusal takımı son saniyede galip geltiriyor. Ve sonra çıkıp televizyona diyorki ben biraz da milliyetçiyim. Sol hayal kırıklığına uğruyor ve yerli işbirlikçiliği kimliği ortaya çıkıyor haklısınız milli takımın kaybetmesini arzu etmenizde çünkü sizler işbirlikçisiniz ve kimliğinizden sıyrılmış sıyırılmış ve yok olmuşsunuz sonunuz Kemal Derviş gibi değilmi.H.Oktay
http://dursuna.tr.gg/M%26%23304%3BLL%26%23304%3B-%26%23350%3BEREFS%26%23304%3BZLER-.--.htm
Faşizm sizin geleneğinizde var...
|
Şeriatçılar Sivas'ta göz göre göre 37 kişiyi canlı canlı yaktılar. Fotoğrafta "Milli" Görüş"ün önde gelen isimlerinden, sonra AKP Sivas milletvekili olan Temel Karamollaoğlu görülüyor. | |
Faşizanlık da faşistlik de Şeriatçı hareketin kökeninde var
Tayyip, Türk milletine saldırılarına bir yenisini ekledi: "Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi. Bu hatalara zaman içerisinde biz de düştük."
"Biz" derken neyi kastediyor Tayyip acaba? Herhalde Türkleri değil. Sonuçta kendisini Türk olarak nitelendirmiyor ki. "Türkiyelilik" kavramını ısıtıp ısıtıp Türkiye'nin önüne getiren, Gürcistan'a gittiğinde "Ben de de Gürcülük var." diyen, memleketi olan köyün asıl ismi "Potamya" olan Tayyip değil mi?
Üstelik Türk'ün tarihinde soykırımcılık yoktur. Kimseyi etnik kimliklerinden dolayı yurdumuzdan kovmadık. Faşizanlık yok bizim tarihimizde. Ama Tayyip'lerin tarihinde var.
Zaten kendisi de söylüyor: "Bu hatalara zaman içerisinde biz de düştük."
"Biz" derken Milli Görüş hareketini, Türkiye'deki Şeriatçı hareketi kastediyor. Tayyip'in de içinde yetiştiği, bir süre İstanbul İl Başkanlığını yürüttüğü Milli Görüş hareketinin tarihi, bırakın faşizan olmayı, faşist bir tarihtir.
Faşizm, kendisi gibi olmayanları kadın-erkek, çoluk-çocuk dinlemeden katletmekse Şeriatçı hareketin tarihi bu tür katliamlarla doludur.
Faşizm, kendisi gibi düşünmeyenleri, zorla, baskıyla, şiddetle sindirmekse, Şeriatçı hareketin tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Faşizm, mazlum bir milleti emperyalizmin de desteğiyle ezmekse, zulmetmekse, Şeriatçı hareket bunun âlâsını yapmıştır.
Faşizm, ilerici aydınları sırf kendisini eleştirdi, ilerici düşüncelerin propagandasını yaptı diye öldürmekse, Şeriatçı hareket bu yola sık sık başvurmuştur.
Faşizm, devrimci gençlere, öğretmenlere, işçilere, kısacası devrimci düşünce taşıyan herkese saldırmaksa, Şeriatçı hareket de adeta bunun için kurulmuştur...
Nasıl mı? Buyurun hatırlayalım...
 Kanlı Pazar | |
"Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin"
İlhan, karşısında toplanan kalabalığa seslendi:"Yarın savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin."
Savaşların göğüs göğüse yapıldığı, kılıcın baltanın kullanıldığı ilk çağlarda yapılmış bir konuşma değil bu.
40 yıl önce, 1969'da, üstelik Türkiye'nin "en gelişmiş" şehrinde, üstelik de üniversite öğrencilerinin katıldığı bir toplantıda yapıldı bu konuşma.
İlhan, düşmana karşı asker toplayan bir Türk beyi değil, Komünizmle Mücadele Dernekleri'nin Genel Başkanı: İlhan Darendelioğlu.
Konuşmanın yapıldığı yer ise Şeriatçı öğrencilerin üye olduğu Milli Türk Talebe Birliği(MTTB). Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan gibi AKP'nin önde gelen isimlerinin de üyesi bulunduğu bu MTTB, Milli Görüş'ün temellerinin atıldığı öğrenci örgütlenmesiydi.
İsminin "Milli" olmasına bakmayın, "milli"liği Türk milletinin gözünü boyamak için kullanırlardı. Yoksa "milli"likle alakaları yoktu. İlk büyük eylemlerini de ABD'yi destek için yapmışlardı: Kanlı Pazar...
Bilindiği gibi Temmuz 68'de bütün dünyada yankı uyandıran bir eylem gerçekleşmiştir İstanbul'da. 6. Filo'nun gelişi protesto edilmiş ve Amerikan askerleri denize dökülmüştü.
Şubat 69'da 6. Filo bir kez daha İstanbul'a gelince devrimci gençler ve işçi sendikaları ortak bir eylem düzenler. Taksim'deki bu antiemperyalist eyleme saldırı planlayan Şeriatçılar şöyle bir bildiri yayınlar:
"Büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün bir savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tesbihimi çekerim, etliye sütlüye karşımam deyip de zulüm edenlerden olma, gözünü aç bak... Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz. Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur. Caınını veren şehitlik şerefini kazanır. Ezanlar susturulmasın, Müslümanlar komünizmle çarpışan devlet kuvvelerine yardımcı olsunlar."
Bu provokasyon bildirisinin altındaki imza Mehmet Şevket Eygi'dir. Şeriatçıların o dönemdeki gazetesi Bugün'de yayınlanmıştır.
"Amerika zararsızdır"
Şeriatçılar Dolmabahçe'de, altı ay önce Amerikan askerlerinin denize döküldüğü yerde, toplu namaz kılarlar. 6. Filo'yu kıble yaparlar.
Bu sırada devrimciler Taksim'de 6. Filo'yu protesto etmektedir. "Silahını kapıp gelen, silahı yoksa baltasını alan" Şeriatçı güruh harekete geçer. Binlerce kişilik kalabalığın üzerine el bombaları atarlar. Sonra da sopayla, bıçakla, satırla saldırıya geçerler. Yüzlerce insan yaralanır. Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç isimli iki devrimci hayatını yitirir.
Hangisi daha vahim? İki Türk evladını sırf ABD'yi protesto ettiği için öldürmek mi? Yalnız Türkiye'de değil, tüm dünyada protesto edilen ABD'yi savunmak mı? Yoksa İslamın kurallarını bile hiçe sayıp 6. Filo'yu kıble yapıp namaz kılmak mı?
Şeriatçılara göre bunların hiçbiri yanlış değildir. Nitekim Eygi, yaptıklarını Kanlı Pazar'dan sonra şöyle savunacaktır:"Rusya ve Çin Allah'ı inkar ediyor. Amerika ise Allah'a inanıyor, dini var. Amerika'da İslamiyeti yayabilmek hürriyeti var. Amerika inançlarımıza hürmet ediyor. Amerika ehvendir (zararsızdır), ehaftır (hafiftir). Rusya kızıl kafirdir. Amerika ehli kitaptır."
Obama karşısında el pençe divan duranların kimi örnek aldıkları ortada.
Hareketlerine "Milli" Görüş dediler. Gençleri "Milli" Türk Talebe Birliği adı altında örgütlediler. Gazetelerinin ismi "Milli" Gazete'ydi. Ama milletle de milliyetçilikle de hiçbir alakaları yoktu.
Hayatları emperyalizme selam çakmakla geçti.
Bunda hiçbir abartı yok. İngiltere Kraliçesi Elizabeth geçen sene Türkiye'yi ziyarete geldiğinde bir gerçek Gül tarafından açıklanmıştı. 1971'deki ilk ziyaretinde kendisine el sallayan kalabalık içinde Gül'ün genç bir üniversiteli olarak yer aldığı açıklamıştı.
Görüyor musunuz ne kadar "milli"lermiş. Kraliçe gelince meydanlara koşturup el sallama yarışına girecek kadar. Üstelik bütün dünyanın emperyalizme karşı eylemden eyleme koştuğu yıllarda...
Gericierin klasik provokasyonu: "Din elden gidiyor"
"Milli" Görüş'ün geçmişi tabii ki 60'lardan çok daha gerilere gidiyor. Bütün geçmişleri Türkiye'de ne kadar ilerici hareket varsa karşısında durmaktan başka bir şey değildir. 31 Mart'ı yaşattılar bu ülkeye. Toplanıp İstanbul'a baskın yaptılar, adeta bir iç savaş çıkardılar. Dillerinden düşürmedikleri slogan şuydu: "Din elden gidiyor."
Şeriatçı çılgınlık, aynı sloganlarla Atatürk döneminde de başını kaldırmaya çalıştı. Menemen'de, 1930'da yedek subay Kubilay'ı şehit ettiler.
Menemen olayından 10 yıl önce ise uğursuz rollerini, Kurtuluş Savaşı döneminde oynamaktan çekinmemişlerdi. Bugün kendilerine "milli" diyorlar ama Kurtuluş Savaşı'na hiç katılmadılar, hatta her fırsatta Kuvayı Milliyecilere karşı ayaklandılar. Anzavur'u, Şeyh Eşref'i, Delibaş Mehmet'i, Çopur Musa'sı... Bolu'da, Düzce'de, Yozgat'ta, Denizli'de, Trabzon'da, Konya'da... Ülke Yunanın İngilizin Fransızın işgali altındadır ama onlar Türk evlatlarına yöneltirler silahlarını...
Dillerinde yine aynı hezeyan: "Din elden gidiyor."
Yani Kanlı Pazar'daki o uğursuz rolü Kurtuluş Savaşı'nda da yerine getirmişlerdi. 70'lerden başlayarak günümüze kadar da devam ettirdiler.
Kongre yapan öğretmenleri sinemada ateşe verdiler
Kanlı Pazar'dan sonra ilk büyük provokasyonları Kayseri'de gerçekleşti. 7 Temmuz 1969'da Kayseri'de Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kongresi vardı. Kongre sürerken akşam 21 sularında şehrin elektriğini kestiler. İki camiye ve bir İmam Hatip Lisesine bomba atarak, "komünistler camilire bombaladı" söylentisi çıkardılar.
Sabaha kadar gösteriler düzenlediler, kongrenin yapıldığı sinema salonunu kuşattılar. Sabaha karşı sinamaya girerek içerdekileri taş yağmuruna tuttular. Bu arada liderleri "Din elden gidiyor. Şeytanları taşlayın." diye çığırıyordu.
Sabaha karşı sinema salonunu ateşe verdiler. Ve şehrin bütün otellerinde öğretmen avına çıktılar.
Şehrin merkezinde herkesin gözü önünde yaşanan bu katliam girişimi askeri birliklerin müdahalesiyle öğleye doğru durdurulabildi. Yüzlerce kişi yaralandı, ama şans eseri ölen olmamıştı.
24 yıl sonra, yine bir Temmuz günü, 2 Temmuz 1993'te aynı provokasyonu bu kez Sivas'ta yapacaklardı. Daha kalabalık bir şekilde. Ve daha "profesyonelce"...
Sivas'ta Pir Sultan Abdal'ı Anma Şenlikleri düzenlemişti. Kanlı Pazar öncesine benzer bildiriler ortaya çıkıverdi. "Din elden gidiyor"du, "Müslümanlar görev başına"ydı...
Aziz Nesin'in de aralarında bulunduğu yüzlerce ilerici insan Madımak Oteli'nde kıstırıldı. Saatlerce süren bir gösteri düzenledi. Güvenlik güçleri müdahalede bulunmadı. Ve otel, sonunda ateşe verildi. Aynen Kayseri'deki gibi...
37 kişiyi katledildi. Ve "Milli" Görüş'e bağlı Akıncılar Derneği'nin içinden çıkan İBDA-C "Yaşasın Sivas kıyımı" manşetiyle sevinç çığlıkları attı. Katliam sırasında orada bulunan Belediye Başkanı Karamollaoğlu ise AKP'den milletvekili oldu.
Devrimci gençlere silah sıktılar
80 öncesi yaşanan kaos ortamında Şeriatçılar da "ellerinden gelen"i yapmıştı. O dönem gerçekleşen katliamların büyük çoğunluğu MHP tarafından örgütleniyordu. Ama Milli Görüş'ün tabanı da MHP'lilerle birlikte bu katliamlara katılmaktan geri kalmıyordu. Zaten dönemin Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MSP ile MHP koalisyon ortağıydı.
Maraş, Çorum ve Sivas'ta 80 öncesinde yaşanan ve yüzlerceTürk evladının katledildiği saldırılarda Şeriatçılar da yer aldı. Sonuçta atılan slogan aynıydı: "Din elden gidiyor."
MHP ile "Milli" Görüş'ün bu eylem kardeşliği 68'e kadar uzanıyordu. Kanlı Pazar'da da birlikteydiler. MHP'nin devrimci gençlere kurşun sıktığı günlerde ise MTTB'liler de "paylarına düşeni" yapmaktan kaçınmazdı.
Eylül 1969'da özel okulların devletleştirilmesi için eylem yapan gençleri tarayan Şeriatçılardı. Mehmet Can Tekin isimli devrimci genç bu saldırıda hayatını yitirdi. Aralık 1969'da ise Yıldız Akademisi öğrencisi iki genci, Mehmet Büşüksevinç ve Battal Mehetoğlu'nu altı gün arayla yaptıkları iki saldırıda katlettiler.
Şeriatçılar bu iki cinayetin amacını şöyle açıklayacaktı: "Cennet mekan Ulu Hakan Abdülhamit Han'ın köşkü, Yıldız Akademisi'ni deccal ordusunun elinden kurtarmak."
O günlerde Eygi ise şöyle yazıyordu:
"Camiye gitmeyen herkes komünisttir, siyonisttir, dinsizdir. Mahallenizde ne kadar camiye gitmeyen varsa hepsini belleyin. Sizlere harekete geçme emri verilince bunları öldüreceksiniz. Bu köpekler öldürülünce hareket kolaylaşacak ve amacımıza daha rahat varabileceğiz."
Ve "Milli" Görüş zulmü, zaman içerisinde çığırından çıktı. 70'ler boyunca pek çok devrimci ilerici insan, bu zulmün kurbanı oldu. Bugün "mahalle baskısı" diye kimileri tarafından meşrulaştırılmak ve zararsız gösterilmek istenen bu zulüm, bazen sinemaya tıktığı ilericileri canlı canı ateşe veriyor, bazen mitinglere el bombası atıyor, bazen de kahvehane tarıyordu. Ama bunun dışında yüz binler, hatta milyonlar günlük şiddetin tedidi altında inim inim inledi. Örneğin 89'da Van'da bir üniversite öğrencisi sırf oruç tutmadığı için bu "mahalle baskısı" tarafından öldürüldü.
O dönemde MTTB'de, MSP'nin gençlik kollarında ve Akıncılar gibi derneklerde örgütlenen "Milli" Görüşçü gençler, ülkeyi 12 Eylül'e götüren terör ortamının yaratıcılarındandı. Özellikle Akıncılar Derneği daha sonra Hizbullah, İBDA-C gibi Şeriatçı terör örgütlerini kuracak kadroların yetiştiği yer oldu. Şeriatçıların Ülkü Ocaklarıydı yani. Tayyip de gençliğinde hem Akıncılar Derneği'nde yer almış hem de MSP'nin İstanbul İl gençlik kolları başkanlığını yapmıştı.
Atatürkçü aydınları katlettiler
Faşizmin en klasik tanımı "muhalif görüşlerin tehdit ve baskı yoluyla sindirilmesi"dir. Bunun yöntemlerinden biri de ilerici görüşlerin önde gelen kalemlerinin öldürülmesidir.
Bu "görev"i 80 öncesinde MHP gerçekleştiriyordu. Pek çok ilerici aydınımızı öldürdüler. 80'lerden sonra "aydın katletme görevi"ni Şeriatçılar aldı.
Aslında bu konuda Şeriatçılar deneyimsiz sayılmazdı.
1952'de gazeteci Ahmet Emin Yalman Türkiye'deki gerici örgütlenmeyi ortaya çıkardığı için Şeriatçıların hedefi olmuştu. Silahlı saldırıdan şans eseri sağ kurtulan Yalman'ı vuran ise bugünün "14 yaşındaki kıza tecavüz sanığı" Hüseyin Üzmez'di. Üzmez o zamanlar "Din elden gidiyor" hezeyanına kapılmış bir lise öğrencisiydi...
"Hezeyan", 90'larda tekrar ortaya çıktı. İlk olarak Muammer Aksoy, ardından Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı gibi Atatürkçülüğüyle tanınan ünlü kalemler bir bir ortadan kaldırıldı.
Milli Görüş Faşizmi Kürt-İslam Faşizmi haline geldi
Bütün bu katliamlar, şiddet, terör eylemleri, "Milli Görüş" tek başına iktidar değilken olmuş olaylar. "Milli" Görüş'ün bağrından çıkan hareketlerden biri olan AKP, bugün iktidarda. Bu zihniyetle yetişen insanların, bugünkü AKP faşizminden farklı bir rejim kurmasını beklemek hayalcilik olurdu.
Peki Şeriatçı faşizm durdurulmazsa ne olur? İran'a ve Taliban dönemi Afganistan'a bir bakın. Eli değnekli görevliler namaza gitmeyenleri dövüyor...
40 yıldır Türk milletinin canını okuyan Şeriatçı terör, AKP iktidarıyla birlikte Kürt-İslam Faşizmine dönüştü. Ve böyle devam ederse,
İran ve Afganistan'daki tabloyla karşılaşacağız.
Biz Türkler hiçbir etnik grubu bu ülkeden zorla kovmadık. Bu, Tayyip'in iddiası. Ama Kürt-İslam Faşizmi, iktidarda kalmaya davem ederse, bir gün Atatürkçüleri bu ülkeden zorla ülkeden kovacaktır emin olun.
Tayyip de itiraf etmedi mi: "Bu faşizan bir yaklaşımdı. Bu hataya bazen biz de düştük."
Faşizm bunların kanında var...
http://www.turksolu.org/238/erdem238.htm
Türk aydını: Yaşayan ölü
Sevdalınız komünisttir, on yıldan beri hapistir, yatar Bursa kalesinde.
Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar, en âlâ mertebeye ermiş yatar, yatar Bursa kalesinde.
Memleket toprağındadır kökü, Bedreddin gibi taşır yükü, yatar Bursa kalesinde.
Yüreği delinip batmadan, şarkısı tükenip bitmeden, cennetini kaybetmeden, yatar Bursa kalesinde. Nâzım Hikmet
Türk aydını: Yaşayan ölü...
Nâzım Hikmet'i bir ölüm yıldönümünde daha anacağız.
Her sene olduğu gibi bu sene de Nâzım için anma toplantıları yapılacak, her sene O'nun ardından konuşma yapan aydınlar yine aynı konuşmaları yapacak, böylece bir vefa borcu ödenmiş olunacak, herkes kendi devrimci gururunu tatmin edecek ve herkes yine işine bakacak...
Nâzım Hikmet 46. ölüm yıldönümünde de yaşayacak ama aslında ortada gerçekten bir ölü var: Türk aydını.
Türk aydını anma törenlerinde en keskindir, en vefalıdır, en içtendir, en duygusaldır, en gerçekçidir ve en devrimcidir. Ama tüm bu sözler, Türk aydınının aslında mezarsız yatan bir ölü olduğu gerçeğini gerçekleştirmez.
Türk aydını sadece anma törenlerinde, yıldönümlerde ortaya çıkan, oralarda coşan, sonra yine sessizce kendi kefenine giren garip bir yaşayan ölüdür...
Türk aydını yaşayan ölüdür derken haksızlık mı yapıyoruz diye de geçirebiliriz içimizden ama bir değerlendirme yaparsak durumun bu olduğunu göreceğiz.
Türkiye'nin aydın birikimi
Türkiye, Osmanlı'nın son yüzyılını can çekişen bir ülke olarak geçirdi. Ama bu can çekişme içinde yine de güçlü bir aydın birikimi yarattı. Osmanlı yıkılırken Türk aydını kendi doğumunu hazırlıyordu.
Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Mehmet Akif gibi isimler o dönemden günümüze hep güçlü kalan aydınlar oldu.
Ama bu aydınlarımızın günümüze kadar gelen gücü, onların direnişçi gücünde aranmalıdır. Onlar hep bir mücadelenin içinde, düşünsel üretimin içinde, sanatçı yaratıcılığın içinde kaldılar ve o alanın dışına çıkarak kendilerini öldürmediler.
Hemen ardından gelen Cumhuriyet kuşağı da çok önemli temsilciler yarattı. Nâzım tam bu dönemin sembol ismidir ama yanında bir Yakup Kadri de sivrilir.
Yine bu dönem Türkiye'de sol düşüncenin de gelişmeye başladığı, edebiyatın yanında ideolojik alanda da Türk aydınının öne çıktığını görürüz.
Nâzım'ın yanında bir Kadro Hareketi, dünyanın en ileri ideolojik, ekonomik, toplumsal teorisini yine bu 30'larda ortaya koyacaktır.
40'lardan sonra 70'lere kadar çok güçlü bir devrimci aydın geleneği fışkıracaktır.
Edebiyatta Sabahattin Ali, Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Hasan Hüseyin, Ruhi Su gibi isimler Türk toplumunu yeni baştan yoğuracaktır.
Aynı dönemlerde Doğan Avcıoğlu, Niyazi Berkes, Mehmet Ali Aybar, Uğur Mumcu sosyalist teoriye katkılarıyla ön plana çıkacaklardır.
Ve böylesi bir ortamda, özellikle 60 sonrasında Türkiye'de devrimci bir gençlik kuşağının ortaya çıkması, Deniz'lerin, Mahir'lerin ve nice adsız devrimci gencin sivrilmesi nedensiz değildir.
Çünkü bu devrimci şahlanış döneminin altyapısında, Cumhuriyet öncesinden başlayan ve hiç hız kesmeden yükselen gerçek bir aydın birikimi yatmaktadır. Böylesi bir aydın birikimi içinde Türk toplumu yeni baştan yaratılmıştır adeta.
80 sonrasının apolitik gençliği kimin eseri
80 sonrasında ise bambaşka bir Türkiye çarpar gözümüze. Herkesin yakındığı, özellikle aydınlarımızın söylemekten çok hoşlandığı "80 sonrasının apolitik gençliği" sözleriyle neredeyse deyimleştirilen bir dönemdir.
80 darbesinin başında Kenan Evren, sonrasının liberal darbesinin başında ise Turgut Özal vardır. Kenan Evren ve Turgut Özal'ların yarattığı bir ülke, bir toplum, bir gençlik elbet böyle olur diyebiliriz.
Fakat bu ne kadar gerçekçi bir açıklama acaba?
Önce Türk aydını mı sustu yoksa Türk halkı mı?
Evet asıl anlamlı soru bu olmalı ve kesinlikle de yanıtlanmalı.
Abdülhamit'in en koyu dikta dönemlerinde Türk aydını susmamıştı ve o aydın kuşak Mustafa Kemal gibi bir devrimciyi yarattı.
Cumhuriyet sonrasının en karanlık baskı dönemleri, Menderes'lerin, Demirel'lerin karşısına Devrimci Gençlik ve sosyalist hareket dikildi. Çünkü tüm bu dönemlerde de Türk aydını, zindanlarda bile olsa devrimci görevini yapmıştı.
Ama 80 sonrasında Türk aydını sustu ve kenara çekildi. Her şey böyle böyle başladı değişmeye ülkemizde.
80 darbesi ilk başta o kadar başarılı olamamıştı.
Onca idam, onca işkence ve hapislerin arasında bir direniş, aydın direnişi ortaya çıktı.
Nevzat Çelik ve Ahmet Telli, Türk şiirine yepyeni bir çıkışı o dönemde sağladılar.
Aynı dönemde Ahmet Kaya ve Grup Yorum, müzik alanında öne çıktılar.
Roman alanında Kaan Arslanoğlu'nun Devrimciler'i ile Öner Yağcı'nın Kardelen'i o dönem yazıldı.
83-88 arası dönem böylesi güzel ürünlerin üretildiği bir başkaldırma dönemiydi.
Ve bu dönemde dikkat edersek, 12 Eylül düzenine, Özal zihniyetine karşı mücadele eden bir gençlik hareketinin, sendikal hareketin, sosyalist hareketin de olduğunu görürüz.
Ölümün miladı
Ama asıl ölüm bundan sonra başladı.
Bundan sonra Türk aydını kendi kabuğuna çekildi, devrimci çağrılarını, insancıl mesajlarını unuttu. 12 Eylül zindanının bükemediği başları Turgut Özal'ın liberal zindanı bükmeyi başardı.
Hayatlarını feda üzerine kuran bir aydın kuşağı hapishanede ayaktaydı ama dışarı çıktığında diz çöktü. Düzenin kölesi oldu. Kendince bahaneler üretti bu dönekliğine.
Kabahati hep sosyalizmde, örgütlenmede buldu. Böyle olduğu için kendi eserlerinde insanlara öğütlediği toplumsal mücadeleden ve ideallerden de koptu.
Bir kısmının bankacı, bir kısmının editör, bir kısmının memur, bir kısmının işadamı olduğu bir kuşak ortaya çıktı bu devrimci aydınlar kuşağından.
Bir kısmı çok arsız oldu ve şu anda tek işleri sosyalizme ve devrimciliğe küfretmek. Patronları bunlara bunun için para veriyor. Dün kapitalizme ve emperyalizme küfrederken içten geldiği gibi, parasız küfrediyorladı oysa..
Bir kısmı o kadar alçalamadı mı yoksa o kadar yükselemedi mi ayrı bir düşünme konusu.
Kendi kabuğuna çekilenler belki kendilerine bunu mütevazilik olarak yutturmaya çalışabilirler ama mücadele alanındakiler için bunlar kabul edilebilir gerçekler değildir elbet...
Aydınlar tekkesi
Son devrimci roman yazılalı, son devrimci şiir söyleneli kaç yıl geçti sahi?
Neredeyse 20 yıl!
20 yılda elbet yeni nesiller yetişti ve elbette bu nesiller apolitik oldu. Çünkü Türk aydını halkına ihanet etti, kendi değerlerine ihanet etti.
Gençliğin apolitikliği bilinçsiz bir sürükleniş ama aydının ihaneti hiç de apolitik değil. Devrimci olmamayı seçmek elbette çok politik, çok bilinçli bir tercihtir.
Diğer taraftan bu ülkede bambaşka bir aydın çıktı. Bunlarsa PKK aydınları.
Bakın hepsi çok politik, hepsi mücadele alanında, hepsi Kürt davasının hizmetinde.
Peki ben Türk aydınıyım diyenler neredeler?
Çıkabilirler mi PKK'nın karşısına?
Çıkabilirler mi Kürtçülüğün karşısına?
Öyle satır aralarında değil ama, gümbür gümbür çıkabilirler mi karşı?
Elbette çıkamazlar.
Sahi nedendir acaba hiçbir aydınımız ben Türk milliyetçisiyim diyemez korkusuzca?
Çünkü onların küçük aydın cemaatleri böylelerini dışlar, onlarsa Türk milletinin ve Türk miliyetçiliğinin safında olmaktansa, dost meclislerinin sazendeleri olmayı tercih ederler.
Nâzım ve Nâzım anmacısı
Nâzım Hikmet ise bambaşka bir örnekti.
Ömrünün sonuna kadar çok yaratıcı ve çok üretken oldu, çünkü ömrünün sonuna kadar hep mücadelenin içinde oldu. Ömrünün sonuna kadar hep idealleri için yaşadı.
Döneminin en önemli şairiydi ama komünistti. Kimileri ona acıyarak şöyle derdi: İyi şair ama yazık ki komünist! Asıl acınacak halde olduklarını göremeyenlere Nâzım'ın cevabı çok basitti, iyi şairim çünkü iyi komünistim!
Nâzım Hikmet'in bu cevabını bilen aydın acaba ne hisseder Nâzım anmasında konuşma yaparken?
Nâzım, iyi şair olmasının tek bir nedene bağlar, devrimci olmasına! Oysa bizim aydınımız devrimci olmanın kendisini körelttiğini düşünmektedir!
Hangisine inanmalı, Nâzım'a mı yoksa Nâzım anmacısı aydınımıza mı?
Mesela Nâzım anmacısı aydın şunu diyebilir, ey ahali, Nâzım yanlış yaptı, hep mücadelenin içinde kaldı, oysa bir aydının, bir sanatçının kendini edebiyata vermesi için mücadeleden, siyasettten, devrimcilikten uzak durması gerekir!
Diyebilir mi gerçekten?
Diyemez çünkü kendi yaşamını kitleler önünde savunamaz.
Hele hele kendi yaşamının savunusunu yazamaz.
Yazamadığı için de o artık yaşayan bir ölüdür.
Yaşadığımız aydın kirlenmesi değildir aydının ölümüdür aslında; kir olsa yıkanınca geçerdi, oysa ölüleri yıkadıktan sonra ancak toprağa gömersiniz...
http://www.turksolu.org/238/basyazi238.htm
TÜRKSOLU'nun Nâzım'ı
|
15 Ağustos 1960'ta, Sovyet Barış Komitesi'nin bir toplantısında Kars, Ardahan ve Boğazlar'ın birlikte kontrolü üzerine şiddetli bir tartışmanın taraflarından birisi olan Nâzım, ev sahiplerinin gözlerine baka baka şöyle demiştir.
"Burada Türkiye'min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım." Bugün hangi "sol"cu bunun söyleyebilir? İşte, Nâzım böyle bir komünistti. Türk olduğunu söyleyebilen bir solcuydu!
TÜRKSOLCUSUYDU!
| |
Mustafa Kemal ve Nâzım
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, yenik sayılan Osmanlı, Mondros'u imzalamıştır...
"Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir."
İmza atıldığı zaman 16 yaşında bir Bahriye Mektebi öğrencisi de vaziyeti daha sonra şöyle anlatmıştı:
"Bizim okul gemisi İstanbul yakınlarında demir atmıştı. Doğrusu, artık askeri bir gemi değildi bu. Mondros Mütarekesi'yle, Türklerin donanmaya sahip olma hakkı yasaklanmış, Türk donanması gemilerinden silahları alınmıştı. Limanlarda cansız cansız sallanıyordu bu gemiler. Bunlardan bazıları, bu arada bizim öğrenim gördüğümüz ‘Hamidiye' okul gemisi olarak kullanılmaktaydı. İşgal altındaki İstanbul'un yürekler acısı fonunda gemimizin zavallı görünüşü bizde yurdumuz adına acı ve onur kırıklığı duygusu uyandırıyor, düşmana utanmazca teslim olan komutanlarımıza isyanla dolup taşıyorduk. Hepimiz, alevlenmek için bir kıvılcım bekliyor gibiydik.
... Mustafa Kemal önderliğinde çetelerin işgalcilere karşı savaştığı haberleri de geliyordu Anadolu'dan. Bütün bunlar sabrımızı taşıran son damlalar oldu ve ayaklanmaya karar verdik!"
Ve ayaklanma başladı. Derslere çıkmadılar, komutanları dinlemediler, "Mustafa Kemal'e katılmaları" için bırakılmalarını istediler. "Silahları sökülmüş kadavraya dönmüş bir gemide, sıfır maneviyatla sözüm ona subay çıkacaktık." diyorlardı.
Vatan olmadan subay olmuşlar, neye yarardı?
Çok değil birkaç gün sonra, bazı öğrencilerin sağlık sorunu nedeniyle okuldan çıkarıldıkları söylendi. Çıkarılanlar arasında O da vardı: Bahriye Mektebi öğrencisi Nâzım Hikmet.
Aynı gün, ‘Anafartalar kahramanı' olarak bildiği ve zaman zaman cepheden haberlerini aldığı Mustafa Kemal de, Türklerin Portusçu Rum çetelerine karşı direnişini engelleme göreviyle Anadolu'ya gönderiliyordu.
Nâzım , "Dünya savaşında yüz akımız olan Çanakkale savunmasında adını duyuran ‘Anafartalar Kahramanı'nın böylesi bir zapturapt girişimine alet olmayacağından" emindi.
Çanakkale'de şehit olan dayısı da Mustafa Kemal'in askeriydi. On üç yaşındaki Nâzım dayısının niçin öldüğünün bilincindedir o yaşta:
"Dayım! Dayım! O idi büyük kahraman Benim ulu Türk göğsümü İşte o idi kabartan Bana büyük kahramanlık eserleri gösteren Bana âli fedakârlık dersleri veren Vatan için feda-yı can etmenin Usulünü öğreten Millet için ölmenin Büyüklüğünü telkin eden."
Dayısı, "Size ölmeyi emrediyorum!" emrini duyar duymaz atılmıştı belki en ön safa, kim bilir? On üç yaşındaki Nâzım, dayısından öğrendiklerini, dayısına da Mustafa Kemal'in öğrettiğini anlamaya başlamıştır artık.
Nâzım'ın Mustafa Kemal tavrı
Mustafa Kemal, işin iç yüzünü öğrenen Vahdettin tarafından geri çağrılmasına, apoletlerini sökerek cevap verdi. Milletin sinesinde yerini aldı.
"Yahu bir şeyler oluyordu benim henüz görmediğim Anadolu'da" diye düşünüyordu Nâzım. Artık, O'ndan ve Anadolu'dan gelen her haberle daha çok heyecanlanıyordu İstanbul'da:
"Biz ki İstanbul şehriyiz, Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan bir de Yunan, bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan, bir yandan da kendi köpek döllerimiz: Vahdettin Sultan, ve damadı Ferit ve İngiliz muhipleri ve Mandacılar."
Paşa torunuydu Nâzım. Üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ve on dördünden beridir de şairlik etmekteydi. Çok rahat "birey" olabilirdi. İmkanı da vardı. Ama o mücadeleyi, "biz"den olmayı seçti. Direnmeyi seçti, dövüşmeyi seçti.
Karayılan'ı, Arhavili İsmail'i, Kartallı Kazım'ı ve İzmir Rıhtımı'ndan Akdeniz'e Bakan Nefer'i anlattı hep.
Anadolu'ya da Mustafa Kemal'in ardından gitmişti "Kuva-yı Milliye"sinde:
"Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat. Sivas, mandayı kabul etmedi fakat, ‘Hey gidi deli gönlüm', dedi ‘Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm, ‘ya İstiklal ya ölüm!' dedi."
Peki kendisi İstanbul'da boş mu durdu Nâzım?
Benerci'nin günahı ne?
Beyoğlu'ndaki Ağa Camii'nin tepesinde kocaman bir Yunan bayrağı görünce deliye dönmüş ve bayrağı alıp paramparça etmişti.
Bir çete reisiydi artık Nâzım. Hava karardığı zaman yanındaki birkaç arkadaşıyla arka sokaklarda gezinirlerdi. Yanlarında gayrimüslim kızlarla sarhoş dolaşıp, Türk kadınlarına da musallat olan işgalci askerleri bir köşede kıstırıp dövüyor ve silahlarını alıp kayboluyorlardı.
Anlattığına göre en çok "sarıklı, sakallı İngiliz maşası" Hint askerlerinin korkup kaçmaları hoşlarına gidiyormuş. Onlar, İngiliz maşası olmuşlardı; tıpkı öz vatanındaki muhipler gibi.
Yıllar sonra, yine devrimci bir Türk genci Deniz, vatan toprağına ayak basan ABD askerlerini Dolmabahçe'den yaka paça denize atacaktı.
Nâzım'a ilişkileri üzerinden, bel altından saldıran sağcı zihniyet, o yıllarda ABD askerlerinin uçkurunun derdine düşmüş, aylar öncesinden genelevlerin tepeden tırnağa yenilenmesini politika haline getirmişti.
Hindistan dedik de...
Nâzım'ın bir oğlu vardır Hindistan'da, Kalküta'da. "Oğlum" der ona. Adı Bernerci.
"Benerci benim oğlum. Onu ben kellemden, etimden, iskeletimden sizin için doğurdum..."
Benerci, Hindistanlı genç bir devrimciydi. Sıradan bir Üçüncü Dünya devrimcisi.
"... iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O ..."
Böyle tarif eder Nâzım, Benerci'yi. Farkı yoktur diğerlerinden; ama tek farkı devrimciliğidir. Nâzım, kimi zaman yanına çağırır Benerci'yi Babıali'deki matbaaya, bazen de kendisi çıkar gelir Kalküta'ya Benerci'nin yanına. "Anlat" der oğluna.
Benerci altı yoldaşıyla tutuklanır, sonra bir tek o serbest bırakılır. İngiliz'in amacı geride kalanları da yakalamaktır. Ama Benerci kitleden uzak, yalnız kalmıştır bir kere... İntihar mektubunu yollar Nâzım'a.
Nâzım yıldırım gibi dalar Benerci'nin odasına; bir de ne görsün. Benerci yaşamakta ve yazmaktadır gülümseyerek.
Mermi elindedir, çıkarmıştır onu. Gelecekteki "o dehşetli güzel günlere" saklamaktadır.
"Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" yüzünden eleştirilmiştir Nâzım .
Neden mi? Silahı ateşlemedi diye. Yanlışlar olsa da devrimci kaldı diye.
Nâzım kıyasıya eleştirecektir Roy Dranat'ı "Benerci Kendini Niçin Öldürdü"de. Eski arkadaşı Roy Dranat "dünyayı düzeltecek ben mi kaldım" düşüncesindedir ve bunu Benerci'ye de önerir:
"... Hayat öyle karışık. Geç efendim bunları bırak. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık... Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, yaz: ‘Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz...' Gerisini at. İşte felsefei hayat." Gerisini at. İşte felsefei hayat."
Anadolu'dan Moskova'ya bir devrimcinin yolculuğu
Ama Nâzım seçimini çoktan yapmıştır Benerci'de...
Nâzım için yola çıkma zamanı gelmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya olan yolculuğun sonunda Mustafa Kemal'le ilk ve son görüşmesini yapacaktır.
İlk karşılaşmalarında (aynı zamanda son) kulağına kadar gelen şiirlerini sorar Mustafa Kemal.
-"Güzel şiirler yazdığınızı söyledi bana Paşa Hazretleri. Mevzulu şiirler mi bunlar?"
-"Umumiyetle öyleler."
-"Umummiyetle yetmez! Şu sıralar yalnızca mevzulu şiirler yazmalısınız. Memleketin buna ihtiyacı var."
Mustafa Kemal'e gelen bir haber yüzünden konuşmaları sona ermek zorunda kalır. Yıllar sonra bu anısını anlatırken, arada şunu belirtmiştir Nâzım:
"O olmasaydı, Türkiye olmazdı."
Anadolu'ya ve Ankara'ya ilk ziyaret ve Mustafa Kemal'le ilk görüşmenin ardından beklenen şiir gelmişti:
"Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik! Gel ki anadolu'da senin bükülmez, çelik İmanına, azmine ümit bağlayanlar var..."
Ardından Moskova yolları görünür Nâzım 'a...
Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde, tüm Üçüncü Dünya'dan öğrencilerle birliktedir. Üç yıl sonra bir "komünist" olarak mezun olur okuldan. Üçüncü Dünyacı bir "komünist" olarak. Oysa daha üç yıl önce Marks ve Engels adını İnebolu'da yolda tanıştığı, Almanya'yı ve oradaki devrimci mücadeleyi görmüş "Spartakist abileri"nden ilk kez duyuyordu. Komünizmin ise K'sını bilmiyordu.
Ama Nâzım o zaman da devrimciydi, milliyetçiydi.
Nâzım: Milliyetçi ve devrimci bir Türk
Hintli Benerci'nin yanı sıra, İsrail'in Mısır'a saldırısında, Port Said'de öldürülen 13-14 yaşlarındaki Mansur'u ve Habeşistanlı Tananta-Babu'yu anlattı şiirlerinde. Ve Mussolini'yi, Hitler'i ve Menderes'leri, faşistiklerini...
Hem Afrikalı hem Asyalıdır:
"Kardeşlerim. Bakmayın sarı saçlı olduğuma Ben Asyalıyım Bakmayın Mavi gözlü olduğuma Ben Afrikalıyım."
Ama hepsi bir yana bir Türk'tür Nâzım. Üç yıl boyunca Rus gazetelerinden takip etmiştir Türkiye'sini.
"Rus gazetelerinde sık sık haberler çıkıyor bizimle ilgili. Deliler gibi okuyorum bunları tekrar tekrar. Nasıl seviniyorum, bilsen... Yunan'ı denize dökmüşüz! Lozan'da heriflerin ağzının payını vermişiz! Cumhuriyet kurulmuş! Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilmiş! Saltanat ve hilafet bitmiş! Yepyeni, çağdaş bir devlet yeşeriyor çürümüş Osmanlı'nın kalıntıları üzerinde ve bunları dünyanın bir ucundaki herhangi bir yabancı gibi gazeteden öğreniyorum. Oysa, ben de bir köşesinden tutmamalı, uzaktan bakıp durmalı mıyım olup bitenlere? Benim de bir misyonumun olması gerekmez mi?.."
Nâzım Türkiye'ye dönmeli ve üretmeliydi. Öte yandan Sovyetler'de de hoşuna gitmeyen olaylar olmuştu. Suphi'ler Stalinci bir komplo ile katledilmişlerdi. Lenin'in ölümü ve ardından ortaya çıkan vasiyetinin okunmaması, Sovyetler'in yaşayacağı dönüşümün de başlangıcıydı. Nâzım bunun farkındaydı. Lenin, suikast denemeleri hastalık ve felç gibi nedenlerle yönetimi Nâzım'ın tabiriyle "çapsız adamlara" kaptırmıştı. Otuz sene sonra açılan vasiyette, Stalin'in parti sekreterliğinden alınması yazıyordu.
Türkiye'ye dönüşü aynı zamanda sosyalizmin bu topraklardaki köklerine de dönüş oldu. "Şeyh Bedrettin Destanı"nda, Marks'tan yaklaşık dört asır önce bu topraklarda, bu topraklara has yaşanmış bir sosyalizm denemesini günyüzüne çıkardı:
"...yarin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep baraber! diyebilmek için..."
Nâzım TÜRKSOLCUSUYDU
1938, Nâzım için kötü bir dönemin başlangıcıdır. Donanma Davası'nda suçlu bulunan Nâzım, 35 yıl hapis cezasına çarptırılır.
Atatürk ölüm döşeğindedir, Nâzım ise otuzbeş yıl hapis cezasına çarptırılır. Sadece ve sadece Atatürk'ten af dilemiştir Nâzım, ama bu amaçla yazdığı mektup Atatürk'e ulaşmamıştır.
"Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam ve yurdunu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet; küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim."
Yine bir başka duruşmada şöyle demişti:
"Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğunun bilincindeyim. Komünist olmam Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama ve Anayasadaki altı umdeye sahip çıkmama engel değildir."
Ardından gelen af, bir tek Nâzım'a yaramadı. Bu sefer askerliğe çağırdılar Nâzım'ı 49'unda. Mesele tabii ki Nâzım'ın askerliğini yapması değildi. Mesele, solun yok edilmesiydi. O dönemde adı Nâzım Hikmet'ti. Nâzım buna dayanamadı ve bir daha dönmemek üzere, mavi gözlerine siyah örtüler inene kadar yaşayacağı Sovyetler'e döndü.
Bugün birçok "sol"cu Nâzım'a "usta" diyedursun, ustadan öğrendikleri en ufak bir şey bile yok ne yazık ki. Nâzım'ın kutsal bildiği ne varsa, küfretmek üzerine kurulu bir "sol"culuğun ne Nâzım'la ne de solla ilgisi olabilir.
15 Ağustos 1960'ta, Sovyet Barış Komitesi'nin bir toplantısında Kars, Ardahan ve Boğazlar'ın birlikte kontrolü üzerine şiddeti bir tartışmanın taraflarından birisi olan Nâzım, ev sahiplerinin gözlerine baka baka şöyle demiştir:
"Burada Türkiye'min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım."
Bugün hangi "sol"cu bunun söyleyebilir?
İşte, Nâzım böyle bir komünistti.
Türk olduğunu söyleyebilen bir solcuydu!
TÜRKSOLCUSUYDU!
http://www.turksolu.org/238/celik238.htm
Türk değilim eğriyim, tembelim-E.Ardıç
22-05-2009 Sabah
Engin Ardıç
"en son söyleyeceğimiz lafı en baştan söyleriz: Bu ant, kaldırılmalıdır! Gerekçe olarak "Kürt çocukları" ileri sürülüyor, bunlara zorla "Türk'üm" dedirtilirse, rencide olurlarmış... Böyle bir gerekçeye hiç gerek yoktur... Bu öğrenci andı da, çocukları "küçük birer faşist" olarak yetiştirmek üzere uydurulmuş bir "beyin yıkama" çabasıdır" Mazlumder: ''Andımız'' kaldırılmalıdır Öğrencilerin sivilleşme süreci 5 gün sürdü Milli bayramlarda öğrenci geçitlerine hayır..!!!
Ülküm de alçalmak, geri gitmektir... İlkem küçüklerimi dövmek, büyüklerime terbiyesizlik etmektir... Böyle "ant" olur mu? Böyle saçmalık, böyle rezillik olur mu? Olmaz. Ama tersi oluyor. Çok da doğal karşılanıyor. Türk'üm, doğruyum, çalışkanım... İlkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir... Ülküm yükselmek, ileri gitmektir... Varlığım Türk varlığına armağan olsun! Bunu 1933 yılında Dr. Reşit Galip yazmış. 1933 yılından önce böyle bir "öğrenci andı" falan yok, 1937 yılından önce bir 19 Mayıs bayramı olmadığı gibi... Reşit Galip o tarihte milli eğitim bakanı. Ant, ilk kez 23 Nisan 1933 günü bütün ilkokullarda okunmuş. 1933 nisan ayı... Hayret, tam da "Alman başbuğu" Hitler iktidara geldikten üç ay sonra... Tesadüfün böylesi! Diktatör Kenan Evren'i bu bile kesmemiş, 12 Eylül döneminde öğrenci andına bir bölüm daha ekletmiş: Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türk'üm diyene! ("İlkem" yerine "yasam", "özümden" yerine de "canımdan" derdik biz, onu da değiştirmişler.) Şimdi gene ufak çapta bir kıyamet kopacak gibi, çünkü yeni milli eğitim bakanımız Nimet Çubukçu, andın kaldırılmasını tartışmaya açmak istiyor. Bu tartışmaya memnunlukla gireriz ve de en son söyleyeceğimiz lafı en baştan söyleriz: Bu ant, kaldırılmalıdır! Gerekçe olarak "Kürt çocukları" ileri sürülüyor, bunlara zorla "Türk'üm" dedirtilirse, rencide olurlarmış... Böyle bir gerekçeye hiç gerek yoktur, bin dereden bin su getirmek de anlamsızdır. Kimseye hesap verecek değiliz. Bu ant, "demokratik ülkelerde çocuklara böyle bir ant içirme uygulaması olmadığı için" kaldırılmalıdır. Başka bahane gerekmez. Türk olmayanlar doğru ve çalışkan değildirler... Küçüklerini korumaz, büyüklerini saymazlar... Yurtlarını, uluslarını sevmezler... Çocuklara bu mu öğretilmek isteniyor? Bugün Almanya'da "varlığım Alman varlığına armağan olsun" diye bir slogan atılsa ortalık birbirine girer. Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsanız, önce Türkiye'den "faşizm tortularını" silip temizleyeceksiniz. Milli bayramlarda gençlere yaptırılan Mussolini, Hitler ya da Stalin "gösterilerini" kaldırmak gibi. Bunların yerine gençlere spor "müsabakaları" yaptırmak gibi. Ya da okullarda "bayrak törenlerine" son vermek gibi... Bayrak töreni askeri okulda yapılır. Sivil okulda abestir. Fransa'da öğrencilere pazartesi sabahı bayrak töreni yaptır, başına dert alırsın. Ama sivil çocukları da "doğuştan asker" olarak yetiştirmek istiyorsan o başka tabii... O zaman Avrupa Birliği'nin de sana vereceği yanıt "başka kapıya" olacaktır. Bu öğrenci andı da, çocukları "küçük birer faşist" olarak yetiştirmek üzere uydurulmuş bir "beyin yıkama" çabasıdır. Her sabah papağan gibi tekrarlana tekrarlana hiçbir anlamı kalmaz, ama farkında olmadan çocuğun kişilik yapısını biçimler. Siz onu bunu boşverin de bana söyleyin bakalım: Türkiye'nin "normal" bir ülke olmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz? İstiyorsanız, bu pürüzleri temizleyeceksiniz. Başkasına yaranmak için değil, kendi geleceğiniz için, daha da önemlisi, çocuklarınızın geleceği için.
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=51965&ArsivSayfaNo=1
gündelik yaşamdaki Marx
Karl Marx hep bir düşünce ve söz deryası olarak değerlendirilir. Ancak her durumda olduğu gibi burada da can sıkıcı bir soru ile karşı karşıyayız: Ya gerçek hayattan ne haber? Kişinin kendi iradesi altındaki ömrü boyunca yaptığı tercihler ile kendi düşüncelerini sunuş tarzı arasında ne tür bir ilişki vardır? Marx'ın kendi ailesi ve dostları karşısındaki davranışları, çağdaş politika ve hayatta kalma mücadelesi ile olan yakın ilişkileri, yaşamının pratik niteliği ve aldığı kararlar; tüm bunlara şöyle bir bakmaya değer. Marx'ın formüle ettiği temel düşünceleri reddettiğim halde, o düşünceleri çürütmek üzere bir karakter suikasti gerçekleştirme niyetinde değilim; ben yalnızca, dehşet verici bir dünya ile sağladığımız uzlaşmaların ve ona verdiğimiz ödünlerin, düşüncelerimizi dile getirmenin çok ötesinde, özgürleşme çabamızın gerçek alanı olduğunu hem kendime hem de başkalarına hatırlatmak istiyorum. Asıl eşitliğimizi, hep birlikte yaşadığımız karabasanın adice seyri içinde, bir anlık önemsiz soyutlamalarda görürüz. Özel ve kamusal yaşamı arasındaki ilişkiyi bir giriş noktası olarak kabul edip "günlük" Marx hakkında yapacağımız kısa bir araştırma bu söylediklerimizi destekleyebilir. 1843 yılına gelindiğinde, Marx henüz Büyük Düşünür olmadan önce, bir koca ve baba olmuştu. Babalığı boyunca, altı çocuğundan üçünün ağırlıklı olarak yoksulluktan ölmesine tanık olacaktı. Guido 1850'de, Francesca 1852'de ve Edgar 1885'te, yalnızca yoksulluktan değil, bir o kadar da Marx'ın burjuva bir görünüm sergileme arzusundan dolayı ölmüştü. David McLellan'ın genel bir kabul gören Marx: Yaşamı ve Düşüncesi adlı biyografisinde, bu durum tekrar tekrar vurgulanmaktadır. Ardı arkası kesilmeyen bu ailevi sıkıntılara rağmen, Marx 1845 yılından itibaren öldüğü yıl olan 1881'e kadar Helene Demuth'u hizmetçi olarak çalıştırmış ve 1857 yılından itibaren Demuth'a bir hizmetçi daha eklenmişti. Hiçbir kuşkuya yer olmaksızın bilindiği üzere, Marx'ın gayri meşru oğlu Frederick'i 1851 yılında doğuran, hizmetçisi Helene Demuth'tan başkası değildi. Marx'ı bu skandaldan ve Louis Freyberger'a göre ise "çetin bir aile içi sorundan" kurtarmak üzere, Engels çocuğun babalığını kabul etmişti. Marx ailesi 1840'lı yılların sonundan itibaren Londra'da yaşamaya başlamış ve Jenny Marx'ın fiziksel ve duygusal yapısını kısa süre içinde tahrip eden uzun bir sıkıntı dönemine göğüs germek zorunda kalmıştı. 1850'lerde ölen üç çocuğun yanı sıra, Bayan Marx olmaktan kaynaklanan çeşit çeşit baskının ağırlığı altında kalışı, Jenny'nin hızla bozulan sağlığının başlıca nedeniydi. Temmuz 1858 yılında Marx durumun vahametini Engels'e şöyle itiraf ediyordu; "Karımın sinirleri tümüyle harap olmuş durumda..." Gerçekten de Jenny yedinci kez hamile kalarak 1856 yılında ölü bir bebek doğurduğunda ruhsal açıdan yoğun bir tahribata uğramıştı. Jenny aynı yılın sonlarına doğru, Politik Ekonominin Eleştirisi'nin kopyalanmasını tamamladığı sıralarda, maddi felâketlerden kaynaklanan "sıkıntıdan", Noel şenlikleri için hiç paraları olmamasından yakınıyordu. Birkaç mirasa rağmen, Engels'e yollanan dilenci mektupları hiçbir zaman kesintiye uğramamıştı; nihayet 1860 yılına gelindiğinde, Jenny'nin bir zamanlar oldukça güzel olan o dış görünümünden geriye kır saçlar, çürümüş dişler ve aşırı şişmanlık kalmıştı. Yine aynı yıl içinde, oldukça uzun ve gereksiz bir çalışma olan Herr Vogt adlı yerginin kopyasını çıkarmaya başladıktan sonra yakalandığı çiçek hastalığı Jenny'yi hem sağırlaştırmış hem de çopurlaştırmıştı. Bir yandan Marx'a sekreterlik yapan bir yandan da, dışarıya karşı sergilenecek ailevi görünümün önceliğinden kaynaklanan borçların ve alacaklıların yoğun gerginliği altında kalan Jenny' nin yaşamı büyük güçlüklerle geçiyordu. Marx 1862 yılında Engels'e şöyle yazıyordu: "Karım, hiç olmazsa görüntümüzü kurtarmak için, esasen yere çivilenmemiş her şeyi rehincilere götürmek zorunda kaldı." Marx'ın günlerini Britanya Müzesi'nde geçirerek alacaklıları atlattığı 1860'lı yılların ortasında ise, üç kızdan büyüğünün özel dersleri ya da bir "bayanlar okulunda"ki öğrenimi için harcanan paralar söz konusuydu. Marx 1866 yılında, müstakbel damadı Paul LaFargue'ye yolladığı bir mektupta "karısının yaşamının bir enkaz haline geldiğini" itiraf ediyordu. Sinir krizleri ve kronik göğüs hastalıklarıyla cebelleşen Jenny, hiçbir zaman bitmeyen aile borcundan dolayı bir türlü rahata eremiyordu. Jenny'nin bulduğu kısmi çözümlerden biri, miktarını Marx'tan saklamayı tercih ettiği birikmiş borçlarını halledebilmek için, haftalık harçlığının küçük bir kısmını elinde tutmaktı. Temmuz 1869 yılında bu tutumlu çabayı öğrenen Büyük Adam patlamış ve Engels'e şöyle yazmıştı; "Bunu neden yaptın diye sorduğumda, bana, tüm borcumuzu açıklamaktan korktuğunu söyledi. Anlayacağın, kadınların her zaman denetim altında tutulması gerekiyor!" Hazır söz Engels'ten açılmışken, "aile adamı" olan Marx'tan, çağdaş politika ile yakın ilişkiler içinde olan Marx'ın kronolojik ve adil bir değerlendirmesine geçebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, Marx'ın en yakın arkadaşı, meslektaşı ve velinimeti olan Engels, adı oldukça kötüye çıkmış bir "zampara" olmakla kalmayıp, aynı zamanda 1838 yılından itibaren Engels and Erman firmasının temsilciliğini yapmaktaydı; yani Engels 1850' li ve 1860'lı yıllar boyunca Manchester'da tam mesaili bir kapitalistti. İşte bu yüzden, 1844 yılında yayımladığı İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu adlı eseri, pratik bir işadamının, yani tam da kendisinin açıkça dile getirdiği korkunç sıkıntılardan sorumlu olan sınıfa mensup bir adamın deneyimlerinin meyvesiydi. Marx ve Engels, Genç Hegelcilerle kesin bir kopuşa giden ve tarihin ilerleyişini materyalist bir yaklaşımla ele alan olgunlaşmış düşünceleri içeren Alman İdeolojisi'nin yazımını 1846 yılında tamamlamışlardı. Bu büyük kitaba, artık tipik özelliklerini kazanmış olan politika alanındaki pratik etkinlikler eşlik ediyordu. Marx kendi Komünist Haberleşme Komitesi ve onun propaganda çalışmaları hakkında (yine 1846'da) şunu belirtiyordu: "Şu anda hiçbir şekilde komünizme ulaşmaktan söz edilemez; önce burjuvazi dümene geçmelidir." Aynı yılın Haziran ayında ise, kendi destekçilerine, "cizvitçe" hareket etmeleri ve burjuvazinin hegemonyası için çalışmaktan ötürü "hiçbir şekilde vicdan azabına" kapılmamaları doğrultusunda talimatlar vermişti. Kapitalist gelişmenin, "yeterince gelişmemiş" proletaryanın pek çok kuşağının feda edilmesini gerektiren kaçınılmaz yasaları, sermayeyi nihai bolluğa ulaştıracaktı -işçileri ise köleleşmenin zirvesine. Böylece 1847 yılında, kendisinin de davet edildiği Brüksel'deki profesyonel ekonomistler konferansının ardından, Marx serbest ticaretin işçi sınıfı üzerindeki feci etkisine açıkça dikkat çekiyor ve bunu olumlu bir gelişme olarak kabul ediyordu. Kısa süre sonra bir gazeteye yazdığı makalede, sefalet ve ölüm saçarak ilerleyen sömürgeciliği aynı şekilde bir bütün olarak olumlu buluyordu; tıpkı kapitalizmin gelişmesi gibi kaçınılmaz ve ilerici olan ve nihai devrimin lehine işleyen bir gelişme olarak gördüğü gibi. 1847 yılında Londra'da Komünist Birlik kurulmuş ve aynı yılın daha sonraki döneminde yapılan ikinci Kongre'de, Marx ve Engels'e Birlik'in manifestosunu yazma görevi verilmişti. Giriş bölümlerinde çınlayan birkaç anti-kapitalist cümleye rağmen, manifestodaki somut talepler sonuç olarak aşamacı, işbirlikçi ve yoğun biçimde devletçidir (örneğin miras vergisi, kademelendirilmiş gelir vergisi, kredi ve iletişimin merkezileştirilmesi). 18. yüzyılın ortalarından beri sürdürülen ve Luddistler ile doruğa çıkan kesintisiz mücadeleyi göz ardı eden, bir yıldan daha az bir süre içinde Avrupa'yı sarsacak olan ayaklanmalara hazırlıksız yakalanan Komünist Manifesto, "yeterince gelişmemiş" bir proletaryadan başka bir şey görmüyor. Bu politik belge Marx'ın efsanevi taktiklerinden birine, yani hem kapitalizmin hem de proletaryanın eş zamanlı olarak yükselişi düşüncesine kaynaklık eder. Sermayenin gelişimi açıkça insanın sefaletinin, çöküşünün ve acımasızlığının birikimi olarak tasvir edilmektedir; ne var ki bizzat bu süreç boyunca, çok daha "merkezileşmiş, birleşmiş, disipline olmuş ve örgütlenmiş" bir proletarya da ortaya çıkacaktır. Sakın, fiziksel ve kültürel bir baskının koyu karanlığından, çok daha robotlaşmış, güçsüzleşmiş ve kişiliksizleşmiş bir proletarya ortaya çıkıyor olmasın? Gerçekten de ayaklanmalar tarihi ile on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların militanlığı, eylemci çoğunluğun, en çok sürüleşmiş ve yoksullaşmış kesimlerden değil, en az disipline olmuş ve kaybedecek bir şeyi olan kesimlerden geldiğini göstermektedir. Marx, Manifesto ve tamamen reformist olan "Almanya'daki Komünist Partinin Talepleri" ile birlikte 1848 yılında Almanya'ya gitmişti. Yine Marx ve Engels tarafından yazılan "Talepler", sosyalist değil, burjuva bir devrimin bileşenleriydi ve Mart'ta patlak veren devrime karşı açıkça savaşmış olan pek çok unsura çağrıda bulunuyordu. Marx'ın bir yıl önce Brüksel' deki radikal olmayan Demokratik Birliğin başkan yardımcısı konumunda oluşu ve bir ön koşul olarak burjuvazinin yükselişine verdiği destek dikkate alındığında, 1848 yılındaki devrimci olaylar ve Komünist Birlik'in önemli bir kesimi ile çabucak bir çatışma içine girmesini anlamak zor değil. Marx Köln'de, Frankfurt Parlamentosu için aday çıkaran bir Demokratik Birliğin kurulmasına yardım etmiş ve Komünist Birlik'in devrimcileri desteklemek üzere yapılacak herhangi bir silahlı müdahaleye destek vermesini şiddetle reddetmişti. İşçileri "yalıtılmış" bir halde görmek istemediği gibi oportünist bir gerekçeye başvuran Marx, Birlik'in bir yetkilisi olarak kendi "sağduyulu gücünü" kullanıp, fazlasıyla radikal olduğu ve burjuva unsurlara verdiği desteğin önünde bir engel olarak gördüğü için, Mayıs ayında Birlik'i feshedecek kadar ileri gitmişti. Birlik'i bir kenara attıktan sonra, Marx 1848 yılında Almanya'daki etkinliklerini Demokratik Birliği desteklemek ve Neue Rheinische Zeitung' daki diktatoryal editörlüğü üzerinde yoğunlaştırmıştı. Marx bu her iki konumunda da, çalışan insanları feodalizmin kalıntıları karşısında tüm diğer "demokratik güçler" ile aynı yere koyan bir "birleşik cephe" politikası benimsemişti. Elbette bu düzenleme işçilere ne özerklik ne de hareket serbestisi sağlayacaktı; ve işçilerde herhangi bir devrimci potansiyel görmemek anlamına geliyordu. Marx NRZ' nin editörü olarak, proletarya başkaldırısının yenilgiye uğramasının ardından başa gelen geçici hükümetin başkanı ve işadamı olan Camphausen'a tavsiyelerde bulunmuştu. İnsanı daha da hayretler içinde bırakan da şu ki, Marx, Paris proletaryasının Haziran 1848 yılındaki başkaldırısını kınayan Demokratik Birliğin gazetesine her şeye rağmen destek vermişti. Marx bir politikacı ve editör olarak, işçi sınıfının özgün durumu ve çıkarları hakkında radikal bir tutum sergilemeyi ısrarla reddettiği gerekçesiyle, giderek daha çok eleştiriye maruz kalıyordu. 1848 yılının sonbaharına gelindiğinde, Almanya'daki işçi ayaklanmalarının yeniden başlamasıyla birlikte, Marx'ın kamusal etkinlikleri de daha eylemci ve daha-işçi yanlısı bir renk kazanmaya başlamıştı. Ne var ki, Aralık ayında bu karışıklıklar azalmaya başlamış ve bu değişken yılın Almanya'da çarpıcı devrimci sonuçlar yaratmadan sona ermekte olduğu anlaşılmıştı. İşte şimdi, ancak ve ancak şimdi, Marx gazetesinden, işçi sınıfının devrim için burjuvaziye değil, kendi özgücüne dayanması gerektiğini ilan ediyordu. Ne var ki, bu iş için vakit oldukça geç olduğundan, diye kehanette bulunuyordu Marx, devrimin kaynağını yabancı ve dışsal bir şoktan; yani canlanmış Fransız proletaryasının ayaklanmasının ardından Fransa ile İngiltere arasında patlak verecek bir savaştan alması gerekiyordu. Böylece Marx, nasıl ki 1848 yılı başlarında devrimi Prusya ile Rusya arasındaki bir savaşa endekslemişse, 1849 yılında da aynı şekilde bir Fransız-İngiliz savaşından toplumsal devrim bekliyordu. Üstelik bu ne ilk ne de sondu, zira Marx bundan sonra da pek çok kez, ulusal savaşların mezbahalarında devrim kıvılcımları aramaya devam edecekti; kuşaklar boyu kendisini bir fabrika kölesi ve top barutu olarak feda etmek zorunda kalmaksızın kendi iradesiyle hareket edebilen -ve de edebilmiş olan- bir işçi öznesi, Marx'a bir türlü inandırıcı gelmez. 1848'de devrimin başlangıcına tanık olan bazı radikaller, Marx'ın determinist muhafazakârlığı karşısında dehşete düşmüşlerdi. Örneğin Louis Gottschalk, işçi sınıfını burjuvazi ile feodal yönetim arasında bir seçim yapmaya zorladığı için Marx'a saldırıyordu; "Neden devrim değil?" diye soruyordu Gottschalk. Marx Şubat (1849) seçimlerinde burjuva adayları desteklemesine rağmen, Nisan ayına gelindiğinde (feshettiği) Komünist Birlik, Marx olmaksızın daha da güçlenmiş ve Marx'ı ılımlı Demokratik Birliği terk etmeye zorlamıştı. Dresden'de bir hafta süren sokak savaşına, Ruhr'da başkaldırılara ve Baden'de yaygın ayaklanmalara tanık olan Mayıs ayı ile birlikte, hem olaylar hem de Alman radikal topluluklarının bu olaylar karşısındaki tepkileri Marx'ı bir hayli geride bırakmıştı. Bu yüzden Marx böylesi bir Mayıs ayında, gazetenin 1848-1849 dönemi boyunca devrimci bir tutum sergilediğini belirten küstah -ve tümüyle absürd- bir başyazıyla NRZ'nin yayınına son vermişti. Avrupa kıtasında iki yıl boyunca süren başkaldırı olaylarının sona ermesi üzerine, Marx 1850 yılında Londra' daki diğer Alman mültecilere katılmıştı. Yukarıda da belirtildiği üzere, solun baskısı altında kalan Marx, şimdi de bağımsız olarak örgütlenmiş (ve fazlasıyla merkezileşmiş) bir Alman proletaryası ile bu proletaryanın ele geçirerek sahipleneceği oldukça merkezileşmiş bir devletin savunucusu olarak ortaya çıkıyordu. Radikal olmaktan başka her şeye benzeyen Almanya'daki etkinliklerine rağmen, Marx'ın Komünist Birlik'e yeniden katılmasına izin verilmiş ve Marx, Birlik'in hakimiyetini yeniden ele geçirmişti. Çoğu zaman "ajitatörler" ve "suikastçiler" olarak damgaladığı pek çok Alman radikali cilalayan Marx, Londra'da Çartistler ve seçim reformu ile sendikacılığa bel bağlamış olan diğer unsurlar arasında destek bulmuştu. Marx'ın bu tutumu ona Londra'da bulunanların çoğunluğunu kazandırmış ve hem Komünist Manifesto'daki minimalizminden hem de Almanya'daki devrimci pratiğe uzak kalışından ötürü Birlik içinde kendisini "gerici" olarak değerlendirenler karşısında zafer kazanmasını sağlamıştı. Ancak Marx 1850'li yılların başından itibaren zamanının çoğunu Britanya Müzesi'ndeki çalışmalarına harcıyordu; böylece kendi güvenilmez ailesinin patırtılı ortamından uzakta, dünya devriminin seyri üzerine düşünebilecekti. Bu dönemden itibaren, çiçeği burnunda militanlığının göreceli radikalliğini çabucak başından savmış ve herhangi bir devrim umudunun değil, genel bir refahın yaklaşmakta olduğunu öngörmüştü. Ekonomik krizin proletarya ayaklanması ile çakışması, dünyamızın gerçek tarihi için olsa olsa bir alay konusu olabilir. Luddistler'den tutun da Komün'e, 1968 Fransası'ndan tutun da yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan pek çok mücadeleye dek, başkaldırı kendi kendisinin efendisi olmuştur; işsizlik ve enflasyon biçimindeki büyük dalgalanmalar, beklenenin aksine, topl |